Eleştiri Düşmanlığı Yetmedi mi?

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir nokta kesin: Bugünkü eleştiri düşmanlığımız ve eleştirel düşünebilmeyi günlük hayatımızdan dışlama alışkanlığımız devam ettiği sürece, toplumumuzun, bırakın uygarlık merdiveninin en üst basamaklarına varmasını, en alt basamağında bile tutunabileceğini düşünmek abes olacak!
Bunun en yeni işaretleri, Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçlarının kesinleşmesi ile birlikte hemen ortaya çıktı. CHP içerisinden yükselen “durum değerlendirme” ve “kongre” talepleri anında neredeyse “düşmanca” ve “partiyi bölmeye yönelik girişimler” sayıldı. Oysa ana muhalefet partisi, MHP ile birlikte neredeyse inanılmaz diye nitelendirilebilecek bir değerlendirme hatası yüzünden seçimde ağır bir yenilgi almıştı. Siyaset terminolojisinde daha “iktidar” ve “muhalefet” gibi ana kavramların bile içerikleri bağlamında yeterince açığa kavuşturulup seçmen kitlesine bilinç düzeyinde algılatılamadığı bir toplumda, alelacele devşirilen, o zamana kadar hiç duyulmamış bir “çatı aday” kavramıyla zihinler iyice bulandırılmıştı. Seçmen kitlesinin çoğunluğu da kendisi açısından terim bağlamında ne olduğunu pek anlamadığı bir “çatı aday” yerine, on yılı aşan bir süredir kendi ayağını bastığı zeminde onu peşinden sürükleyip götürmesine artık alıştığı bir “zemin aday”a oy vermeyi yeğlemişti.
Bir seçim kaybına neden olan böylesine vahim bir değerlendirme yanlışının ardından, CHP’deki muhaliflerin bir olağanüstü kongre çerçevesinde genel durum değerlendirmesi talep etmelerinden daha doğal bir “demokratik talep” düşünülemez. Bu noktada, söz konusu talebin iyi niyetle mi, yoksa kötü niyetle mi yapıldığını sorgulamak, kongreyi, dolayısıyla da bir genel değerlendirmeyi engellemek için yeterli neden sayılamaz. Başka deyişle, kongre her durumda toplanır ve niyetlerin iyiliği ya da kötülüğü de -bu yolda bir talep ileri sürülürse eğer- kongre ortamında değerlendirilir.
Ama bütün bu söylediklerimiz, ne yazık ki ancak demokrasinin gerçek anlamda özümsendiği, eleştirel düşünmenin en doğal ve en doğru düşünme biçimi olduğu inancının kökleşip bir geleneğe dönüştüğü ortamlar ve toplumlar için geçerlidir. Buna karşılık bizimkisi gibi, yalnızca siyaset alanında değil, fakat örneğin sanat ve edebiyat alanlarında bile “eleştiri” sözcüğünün neredeyse mutlak bir olumsuzluğun potasında değerlendirildiği, iktidar katındakilerin kendi saflarından yükselen eleştirileri bile daha içeriğine doğru dürüst bakmadan mahkûm ettikleri, muhalefet zeminlerindekilerin ise iktidarın olumsuzluklarına değil, fakat doğru ve yanlış ayrımı yapmaksızın bütününe saldırmayı “muhalif tavrın” doğal bir gereği saydıkları toplumlarda herhangi bir eleştiri zemininde hakikate ulaşılmasını beklemek, çoğunlukla bir “abes ile iştigal” durumunun ötesine geçemez!  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları