Ayşegül Yüksel

Dizilerimizden dökülen psikolojik inciler

06 Temmuz 2021 Salı

Dizileri, birçok değerli sanatçıyı izleme olanağı sağladığı için severim. Son zamanlarda biraz da yabancı senaryolara öykünülerek psikolog ve psikiyatrlara dizi karakteri olarak sıkça yer verildiğini görülüyor. Bunların arasında “Sadakatsiz”, “Masumiyet” ve “Kâğıt Ev” de var…

Bizim dizi izleyicilerinin “psikolojik takıntılarla olan imtihanı” 2018 yılında “İstanbullu Gelin” dizisiyle başladı. “Eser” sahibi Dr. Gülseren Budayıcıoğlu’nun “çok satan” romanların yazarı ve psikiyatr  olduğunu öğrenmiş olduk. “Gerçek bir öyküden alınmıştır” belirlemesinin dizi jeneriklerinde sık sık geçmeye başlamasını da bu yapıma borçluyuz.  

“İstanbullu Gelin”, hastanın, psikiyatrı  ile görüştüğü sahnelere yer vermesiyle dikkat çekti. Dizide öncelikli olan bireylerdeki takıntılardı: Başkasıyla evli zengin babanın öfkesini yenemeyen gayri meşru oğlu, yasal eş ile aynı erkeği paylaşma zorunluğunun -söz konusu erkek öldükten yıllar sonra- cinayet işleme girişimine yol açtığı anne, ailenin yasal evlatlarından en büyüğünün evlilik dışı olarak doğmuş, ergenlik çağındaki bunalımlı oğlu, iki yasal oğul ile yasadışı oğulun birbirleriyle ve eşleriyle, eşlerinin de onlarla yaşadığı takıntılı ilişkiler, “evlenme korkusu” yaşayarak düğün günü ortadan kaybolan “astımlı” üçüncü yasal oğul ve unuttuğum başka psikolojik sorunlar…

GERÇEK ÖYKÜDEN UYARLANMIŞ OLMA SAVI

Ailenin iş dünyasındaki sorunları ile yinelenip duran yatak odası konuşmaları ve sarılışmalarıyla uzatılan dizi, güldürücü sahnelerin de eklenmesiyle “sezon”ları aştı. Bütün bunlar o evde gerçekten yaşanmış mıydı? Olan bitenin hangisi gerçek, hangisi kurguydu? Psikolojik açıdan bize bir katkısı olmuş muydu?

Sıra Budayıcıoğlu’nun öteki “eser”lerindeydi. “Doğduğun Ev Kaderindir”in başlangıcı fena değildi. Annesinin hizmetçilik ettiği varlıklı evin çocuğu olarak yetiştirilmiş olan yoksul ailenin kızı, eski mahallesindeki oto tamircisiyle evlenince ağır sorunlar yaşayacak, terapist yardımına gereksinme duyacaktı. Birbirine eklenen yan olaylarla ve diziyi terk eden sanatçıların yarattığı karakter boşluklarıyla çekiciliğini yitiren öykü, kadın haklarını ve dayanışmasını savunur gibi yaparken, güldürücü öğelerle uzatıldı ve mafya izleğinin de kullanılmasıyla çığrından çıktı. İzlediğimiz bir gerçek öykü müydü?

HASTALARIN ÖZELİNİ GÖZETLEMEK

“Kırmızı Oda”, Manolya Psikiyatri Kliniği’nde geçiyordu. Başhekim de -herhalde Dr. Budayıcıoğlu’nu simgeleyen-  Manolya Hanım’dı. Zamanla klinikte çalışan öteki uzmanlar ortadan yok oldular. Biz de “Bu ne biçim senaryo?”, “Bu ne biçim klinik?” demeden, hastaların iç dünyalarını gözetlemeyi sürdürdük. Öyküler sıkıcı olma aşamasındayken “sezon finali” yetişti.

“Masumlar Apartmanı” ise “korku filmi”ne dönüşme noktasına gelmişti. Olay çizgisinde “köpeğin adamı ısırması değil, adamın köpeği ısırması” beklenir oldu. Temizlik hastası Safiye, idrarını tutamayan Gülben, kollarını tırmalayan Neriman, ailesine sevgi verememiş, Alzheimer adayı varlıklı baba ve tek erkek çocuğu Han’ın öyküsü, onu kadın terapistten kıskanan ruh hastası gencin de katılımıyla düğümlenmişti. İşadamı Han, sevdiklerini yitirmenin acısını, geceleri çöp toplayıp biriktirerek gidermeye çalışırken ve Safiye’nin sevgilisi Naci’yi kazan dairesine tıkıp tedavi olmaya zorlarken, karısı İnci kazada ölüverdi. Çünkü sanatçı Farah Abdullah diziyi terk etmişti. 

FREUD’UN SHAKESPEARE’E YÖNELİŞİ

“Camdaki Kız” dizisini, yaşanan ilişkilerin bunaltıcılığına yüz vermeden, ilk bölümün ortasında terk ettim. Ruh sağlığı bozulmuş insanlara yarı-kurgu bir ortamda yapılan göndermeler bir çeşit “teşhir etme” değil de nedir! Dr. Freud’un, yaptığı psikiyatri çalışmalarını örneklemek için, düşsel bir öykü uydurmak yerine, Shakespeare Usta’nın yüzyıllar önce yarattığı III. Richard, Hamlet, Macbeth gibi demir leblebi karakterlere başvurmuş olması, yalnız hastanın “özelini teşhir etme yasağı” bağlamında “etik” kurallara uymayı değil, karakterin ruhsal sorunlarını usta işi bir “kurgu” içinde açıklamanın inandırıcı boyutlarını gözettiğini de göstermektedir.

Psikoloji bilimiyle oyun oynamak -hele bizimki gibi, bunalımdan bunalıma sürüklenen bir toplum için- tehlikeli olabilir. Kötü yazılmış senaryolarla “reyting avcılığı”na soyunan, ama izleyenin kafasında ve yüreğinde ağır izler de bırakabilen, psikolojik incilerle bezeli dizilerin insanlarımızı nasıl etkilediği, incelenmeye değer bir sorun oluşturma yolundadır. 

Psikologlara asıl düşen görev işte budur. 


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları