Direniş, işbirliği ve dayanışma zamanı

10 Aralık 2015 Perşembe

20’nci yüzyılın başından günümüze bağımsızlaşan ve insanın kurduğu düzenleri yorumlayan, eleştiren ve düzene karşı kitleleri uyaran görsel-nesnel-işitsel sanat üretim sisteminin küresel kapitalizm içindeki etkin ve dönüştürücü işlevi tartışma götürmez. Nitekim, iki yıldır sanat üretimi ve etkinlikleri yüzleşilemeyen belleği canlandırdı ve siyasetin karanlık dönemlerini gösterdi.

Ancak Türkiye gibi Modernizmi çarpıtılmış, Postmodernizmi lümpenleştirilmiş, küreselleşmesi vahşi kapitalizme odaklanmış ülkelerde bu üretimin demokratikleşmeye olan katkısı henüz yeterince kavranmıyor, algılanmıyor, anlaşılmıyor.Bölgedeki olağanüstü koşulların böyle bir olumlu gelişmeyi beslemesi de beklenemez. Bu üretimi etkin kılmaya yarayan altyapılar, araçlar ve düzenlemeler siyasal- ekonomik- kültürel çıkarların ve saptırmaların denetiminde kısıtlanıyor.

Türkiye’de devlet ve yerel yönetim kaynaklarıyla kurulmuş olan sanat ve kültür merkezlerinin siyasal değişimler ve popülist çıkarlar doğrultusunda yönlendirilip, denetlendiğini söylemek malûmun ilanıdır.

Özel sektör destekli bienal ve kurum ve kuruluşlarının, biçim açısından “kültür hizmeti” olarak sunulup, içerik açısından Neo-kapitalist düzenin kitleyi yönlendirme yöntemlerinden birisi durumuna geldiği, tanıtım yöntemleriyle dokunulmazlaştırıldığı ve tekel oluşturduğu da görmezden gelemeyeceğimiz bir gerçek. Türkiye’deki güncel koşullarda geniş kitleleri etkilemesi zor olan görsel-işitsel-nesnel- edimsel sanat üretimlerinin küresel bağlamda ilişki ve iletişim içinde olması, şimdilerde bu üretimin tek çıkış alanıdır. Her şeye karşın var olan bu üretim, kapitalist çıkarlarından fedakârlık edebilen özel sektör yatırımları, sosyal medya olanakları ve AB’nin neyse ki hâlâ bu alanda sürmekte olan ilgisiyle sağlanıyor. Bizler siyasal-ekonomik-kültürel düzenin söz konusu üretimi desteklemeyen tavrını yaşarken, bu durumun sanat üretim ortamında yarattığı gerilime de değinmek gerekiyor.

 

Sanatı ‘mal’ olarak gösterme eğilimi

Bu gerilim içinde, sanatı PR (Basın-Halkla İlişkiler) yöntemleriyle bir ‘mal’ olarak gösterip, piyasaya odaklamak; bilgiyi, belgeyi ve verileri kullanıp, çıkara göre bir sanat tarihi oluşturmak; ‘şu tarihten önce sanat yoktu, ben vardım, ilk ben yaptım’ saçmalığını yaymak; uluslararası sanat uzmanlarının İstanbul sanat ortamının zararına işleyen çıkarlarına bilerek ya da bilmeyerek yardımcı olmak; düzeni eleştiriyor gibi görünüp, eleştirdiği düzenin kurum ve kuruluşların sunduğu bütün olanaklardan yararlandıktan sonra, buna katılmayanları dışlamak gibi Türkiye’nin siyasal gündeminin yarattığı dirençsizlik ve çaresizlikle de yakından ilişkili olan bir olumsuzluğu yaşıyoruz.

Etkinliğini yitirmiş örgütlerin de buna seyirci kaldığı ve kendi içindeki bu çarpık yapılanmaya engel olamayan bir sanat ortamının gücünü yitirmesine şaşırmayalım.

Tek tek sanatçıların ve küratörlerin küresel sanat ortamının seçkin kurumlarındaki başarıları kuşkusuz büyük bir kazanımdır; ancak Türkiye’deki sanat olgusunun küresel sanat üretimi içinde sürdürülebilir, kimlikli ve etkin olması bütüncül bir oluşumdur ve zaman - o modası geçtiğini sandığımız özellikleriyledireniş, dayanışma ve işbirliği zamanıdır.

[email protected]


Yazarın Son Yazıları