Düşman virüs mü, muhalefet mi?

07 Nisan 2020 Salı

Sayın iktidar (ve Sayın Erdoğan), Türkiye’nin karşısındaki dev düşman öldürücü bir virüstür, “muhalefet” değildir. Sizin, insanlığı ve Türkiye’yi tehdit eden bu sinsi ve acımasız düşmana karşı muhalefetle işbirliği yaparak ve ülkeyi bütünleştirerek, birlikte savaşmanız gerekir.

Felaket, FETÖ’den bile beter bir biçimde içimize sızmıştır. Ortak düşmanımız bu öldürücü virüstür. Size karşı olan muhalefet ise “demokrasinin gereği olan” bir mücadeledir. İktidar, “Benim düşmanım bana muhalefettir, virüs ikinci plandadır” dediği anda 83 milyon insan, sağlıktan ekonomiye, her alanda bu felaketin altında ezilir kalır.

“Vatan söz konusu ise gerisi teferruattır” özdeyişiyle olduğu gibi, “ulusal bir siyasal kararlılık” gösterilmesi gerekir. Ama ne görüyoruz:

- Ötekileştirici, ayrıştırıcı, ülkenin çoğunluğunu “öteki kabullenen” bir politika (ve uygulama)

- İktidarda kalma hesabını “her şeyin üzerinde tutan” kutuplaştırıcı bir yaklaşım. Bu yaklaşımı, “umre, cuma namazı ve bağış icazeti” olaylarında yaşandığı üzere siyasal İslamcı uygulamalar üzerine oturtan yanlış bir tercih.

Oysa iktidarın bu olağanüstü öldürücü virüs felaketi karşısında çözüm için muhalefetle işbirliği içinde bilimi, aklı ve sağduyuyu tercih etmesi gerekirdi.

İktidar hesabının ve siyasal İslam çizgisinin “her şeyin üstünde kabullenilerek uygulamaların yapılması”, yarın sağlıktan ekonomiye çok daha kötü sonuçların yaşanmasına yol açacaktır. Fatura 83 milyonun sırtına binecektir.

AKP içinde de bu yanlış tercihe karşı çıkanlar oldu. Zararın neresinden dönersek kârdır: iktidar gücünü ellerinde bulunduranların artık, yaşanmakta olan olağanüstü felaketi görmeleri: ayrıştırıcı, ötekileştirici uygulamalardan vazgeçmeleri gerekir. “Düşman muhalefet değil, halkı öldüren virüstür.” Bizi bu olağanüstü küresel felaket de birleştiremiyorsa, ne birleştirecektir? Siyasal İslam mı?

İktidarın belediye kavgası virüsü güçlendirir

Televizyonu açtıklarında insanların şöyle bir haber izlemeleri, bu ülkenin büyük çoğunluğunu mutlu edecektir: “Erdoğan ve İmamoğlu bugün bir araya geldiler ve salgın felaketinin odak noktasında bulunan İstanbul halkının sorunlarını çözmek için her türlü işbirliğini kararlaştırdılar.”

İşte bu siyasal irade gösterildiğinde, öldürücü virüs felaketinin önü kesilebilir.

16 milyonluk İstanbul halkı Türkiye’de sanayinin, ticaretin, finansmanın, kültürün, eğitimin, sanatın yarısı demektir. Türkiye genelinde AKP dışı belediyelerin halka hizmet girişimlerinin yolunu kesmek, Ankara’nın bu belediyelerle işbirliğine karşı çıkmak “öldürücü virüs felaketine karşı savaşta, kendi güçlerimizin yarıdan fazlasını devre dışı bırakmak ile eşanlamlıdır”.

Öldürücü virüsün yolunun açılarak, insanımıza daha büyük zarar vermesi sonucunu doğurur. Türkiye düşmanlarını ve FETÖ’cüleri sevindirir.

İktidarın sırf AKP belediyeleri ile işbirliği yapması, diğerlerinin yolunu kesip engellemesi, yaşadığımız yüzyılın salgın felaketinde “halkımızın çıkarları ve yararları ile taban tabana zıt bir politikadır”. Olağanüstü felaketler karşısında bile “esas düşmanı boş vererek” kısır iktidar hesaplarının öne çıkarılması, inanılması çok güç yanlış bir politikadır.

AKP yeni iktidara geldiğinde, 1 Mart 2003 tezkeresinde bile akılcı ve sağduyulu duruş sergileyebilen bir TBMM vardı. O günden bugüne nasıl gelmişiz! Yüzyılın salgın felaketine yol açan, öldürücü düşman virüse karşı bile “cephede birleşemeyip, aramızda ayrıştırıcı kavgaya girebiliyoruz”. İçerideki iktidar mücadelesini her şeyin önüne çıkarıyoruz.

Tekrarlamak zorundayım: “Sürdürülebilir üstünlükler tezim”, iktidarın virüs karşısında bile çıtayı yükseltmesine yol açıyor: “nereye kadar” bir matematik sorusu: insanlık açısından ise “niçin” sorusunun çok daha uygun olduğuna inanıyorum, gerçekten değer mi! 

Bu arada, Haydarpaşa ve Sirkeci garlarını virüsün arkasına sıkıştırmak ise vicdanları sızlatacak kadar acı…


Yazarın Son Yazıları