Bir El Daha: İki Sandalye Arasında Kalan Hayat
Güven Baykan
Son Köşe Yazıları

Bir El Daha: İki Sandalye Arasında Kalan Hayat

02.03.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

23 Şubat akşamı kendime küçük bir ödül verdim. Uzun zamandır ertelediğim o “iyi gelir” duygusunu, fazla büyütmeden, fazla gerekçelendirmeden… Çankaya Sahne’nin yolunu tuttum. Şehrin kalabalığı üzerimden tam çekilmemişti; yine de insan bazen tam da o kalabalığın içinden bir kapı bulup içeri giriyor. Işıklar sönünce, günün gürültüsü bir süreliğine dışarıda kaldı.

“Konken Partisi” iki sandalyelik bir dünya kuruyor: bir masa, iki sandalye, birkaç eşya… Hepsi bu. Ama o yalınlık, anlatılan şeyin ağırlığını büyütüyor. Gösterişli dekorlar yok; insanın kendini sakladığı yerler var. Kartların tıkırtısı, susuşların büyüyen sesi, göz ucuyla yapılan küçük yoklamalar… Oyun daha baştan şunu sezdiriyor: Hayat, çoğu zaman büyük kırılmalarla değil; küçük, “önemsiz” sanılan anlarla değişir.

Fonsia ile Weller, hayatlarının sonbaharında tesadüfen aynı masaya düşmüş iki insan. Birinin üzerinde nazik bir kabuk var; ötekinin üzerinde sert bir kabuk. Ama kabuk dediğimiz şey, çoğu zaman aynı yarayı saklar: incinme korkusunu. Oyunun güzelliği de burada başlıyor. Çünkü bizi “iyi” ile “kötü” diye ayırmıyor. İki insanı, kendi yollarının sonunda, aynı masanın başında buluşturuyor ve soruyu ortaya koyuyor: İnsan, bu yaştan sonra değişebilir mi? Ya da daha doğru soru: İnsan, bu yaştan sonra kendine daha dürüst olabilir mi?

Image

Konken oyunu, sahnede yalnız bir eğlence değil; bir temas biçimi. Kartlar dağıtıldıkça, aslında geçmiş dağıtılıyor. “Ben böyle yaşadım” diyen bir hafıza… “Ben böyle dayandım” diyen bir yalnızlık… Her el, bir önceki elin gölgesini taşıyor. Her kayıp, yalnız oyunda değil; hayatta da bir yerden eksilmeyi hatırlatıyor. Her kazanma, bir anlık sevinçten çok, “hâlâ buradayım” demek.

Tam bu noktada oyunun kalbi görünür oluyor: Melek Baykal ve Mehmet Atay. Sahnedeki uyumları, basit bir rol paylaşımının ötesinde; iki ayrı yalnızlık hâlinin çarpışması ve zamanla birbirine karışması gibi. Melek Baykal’ın Fonsia’sı ilk anda nezaketin içine saklanmış bir kırılganlık taşıyor: “Kimseye yük olmayayım” duygusu, hareketlerine ve sesine sinmiş gibi. Ama oyun ilerledikçe o kabuğun içinden başka bir şey çıkıyor; sessiz bir direnç, “ben de buradayım” diyen bir toparlanma… Mehmet Atay’ın Weller’i ise sertliği bir kale gibi kullanıyor. Rekabet, onun hayatta kalma dili. Atay’ın başarısı, bu sertliği tek boyutlu bir gürültüye çevirmemesinde: Sertliğin içindeki incinmişliği, yalnızlığın içindeki korkuyu, o korkunun içindeki utancı sezdiriyor. Bu sezdirme hâli oyunu büyütüyor; seyirciyi acındırmaya değil, anlamaya çağırıyor.

D. L. Coburn’un metninde asıl gerilim, kartların üzerinde değil; cümlelerin içinde. Oyunun asıl oyunu, insanların birbirini nasıl dinlediği… Ya da dinleyemediği. Bazı sözler, ağızdan çıkarken bile geri dönmek ister; insan kendi sesinden utanır. Bazı duraklar, konuşmaktan daha uzun sürer. Bu yüzden “Konken Partisi”nin temposu, hızlı bir eğlence temposu değil; hafızanın temposu. Geçmişin, insanın içinden ağır ağır yürüyüşü.

Nedim Saban’ın yorumunda hissedilen şey şu: Acıyı büyütmeden derinleştirmek. Kahkaha ile hüzün arasındaki o ince çizgiyi, düşmeden yürütmek. Çünkü gülmek burada süs değil; dayanma biçimi. İnsanın kendini ayakta tutmak için bulduğu küçük hilelerden biri. Ama oyun, o hileyi de fazla romantikleştirmiyor; “dayanmak” kadar “yüzleşmek” gerektiğini de sezdiriyor.

Bir yerde oyunun cümlesi, masanın üzerinde dolaşan bir düşünce gibi beliriyor: “Hayat, elimize gelen kartlarla değil, onları nasıl dağıttığımızla ilgilidir.” Bu cümleyi ben, o akşam salonda, başka bir yerden duydum: Hayat, bize ne olduğundan çok, biz olan bitene nasıl insan kaldığımızla ilgili. Çünkü kartların hepsi elimizde değil. Ama elimizde olan bir şey var: Tavrımız. Söylediğimiz cümle. Sustuklarımız. Birine uzattığımız el. Geri çektiğimiz bakış.

Fonsia ile Weller’ın hikâyesinde beni en çok vuran şey, “geç kalmışlık” duygusu oldu. İnsan bazen hayatı boyunca doğru cümleyi yanlış zamana saklıyor. Kendini korumak için bir duvar örüyor; sonra o duvarın arkasında kendi sesini bile duyamaz hâle geliyor. Oyun, tam da bu duvarın önünde duruyor ve soruyor: Bir el daha var mı? Yeniden başlamak için değil belki; ama yarım kalanı tamamlamak için, “ben de buradaydım” diyebilmek için…

Tiyatrodan çıkınca şunu fark ettim: “Konken Partisi” yaşlılığı “bitmişlik” diye anlatmıyor. Yaşlılığı, insanın kendine karşı maskelerinin inceldiği bir yer gibi gösteriyor. İnsanın hayat boyunca biriktirdiği savunmalar, bir masanın başında, iki sandalyenin arasında, yavaş yavaş dökülüyor. Ve o dökülüş, acıtırken de iyileştiriyor.

Bazı oyunlar vardır; salondan çıkınca aklınızda replikler kalır. “Konken Partisi” bende daha çok bir his bıraktı: İnsan, kaybetse bile devam edebilir. Ama devam etmek, her zaman kazanmak demek değildir. Bazen devam etmek, birinin gözünün içine bakıp ilk kez gerçekten “gördüm” demektir.

Bir el daha…

Bazen bu, oyunu sürdürmek değildir.

Bazen insanı sürdürmektir.

Ve dışarıda dünyanın dili sertleşirken, bu iki sandalyelik dünya bana şunu hatırlatıyor: Hayatları sayıya indirgeyen her dil, insanı biraz daha yalnız bırakıyor. Tiyatroysa tersini yapıyor; “tek”i geri getiriyor. Bir yüz, bir ses, bir kırılma… Belki bugün en çok buna ihtiyacımız var: “Bir el daha” derken, yıkıma değil; insana yaslanmak.

İlgili Konular: #çankaya #sahne

Yazarın Son Yazıları

Bir El Daha: İki Sandalye Arasında Kalan Hayat

Konken oyunu, sahnede yalnız bir eğlence değil; bir temas biçimi. Kartlar dağıtıldıkça, aslında geçmiş dağıtılıyor. “Ben böyle yaşadım” diyen bir hafıza… “Ben böyle dayandım” diyen bir yalnızlık… Her el, bir önceki elin gölgesini taşıyor. Her kayıp, yalnız oyunda değil; hayatta da bir yerden eksilmeyi hatırlatıyor. Her kazanma, bir anlık sevinçten çok, “hâlâ buradayım” demek.

Devamını Oku
02.03.2026
Mutluluk Artmış: Peki Bu Memlekette Neden Yüzler Asık?

Geçen hafta açıklanan Yaşam Memnuniyeti verilerine baktım. Kâğıt üstünde tablo düzgün: “Mutlu olduğunu” söyleyenlerin oranı 2024’te yüzde 49,6 iken 2025’te yüzde 53,3’e çıkmış. Ortalama yaşam memnuniyeti puanı ise 10 üzerinden 5,7’de kalmış. Aynı tabloda ülkenin en önemli sorunu yine hayat pahalılığı: yüzde 31,3. Arkasından yoksulluk ve eğitim geliyor. Yani rakamların yüzü gülüyor ama memleketin derdi yerli yerinde duruyor.

Devamını Oku
23.02.2026
Ganita’yı Kurtaran Akıl Nereye Gitti?

Geçmiş öyküleri karıştırırken Ganita Direnişi’ne rastladım. Bir şehir bir zamanlar buldozerin önüne dikilmiş; bugünse denize varmak için iki yolu aşmayı kader sanıyor.

Devamını Oku
16.02.2026
Taç Gitti, Kravat Kaldı: Gücün Yazdığı Kurallar

Bazen bir akşamüstü, günün kalabalığı çekilirken kitaplığın önünde duruyorum.

Devamını Oku
09.02.2026
İstanbul “İptal” Dedi, Sorbonne “Hayır”

Randevuyu iptal ediyoruz. Aboneliği iptal ediyoruz. İlişkiyi iptal ediyoruz. Birbirimizi iptal ediyoruz. Bir süredir de diplomayı iptal ediyoruz.

Devamını Oku
02.02.2026
Kanada Tutmadı, Grönland’a Bakıyorlar

Bu hikâyeyi “jeopolitik” diye okumak kolay: Haritalar, üsler, rotalar, güvenlik…

Devamını Oku
26.01.2026
Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Devamını Oku
24.01.2026
15 Ocak 1902: Nâzım’ın Doğum Gününde Aşkın Israrı

15 Ocak, takvimde sıradan bir kış günü gibi durabilir.

Devamını Oku
19.01.2026
Karakol gölgesinde renk: Fikret Muallâ

Bu haftaki yazımda, bir ressamın paletine sinmiş bir duygunun izini sürmek istiyorum: Korkunun.

Devamını Oku
12.01.2026
Bir oda dolusu Cumhuriyet

Heykeltıraş arkadaşım Ahmet Çolak'ın köydeki evini ziyarete giderken, köyün içine girer girmez itfaiyeyi gördüm.

Devamını Oku
05.01.2026
İdare Etmek… Memleketin En Yorucu Fiili

İdare etmek… Bir fiil gibi durur; oysa çoğu zaman bir hayat biçimidir.

Devamını Oku
29.12.2025
Eskişehir’de Edebiyatın Işığı

Eskişehir’e her gelişimde, kentin kendine özgü bir “kültür dili” olduğunu yeniden fark ediyorum.

Devamını Oku
22.12.2025
İnadına Utanalım

İnadına Utanalım

Devamını Oku
15.12.2025
Kötülük Örgütlü, Edebiyat ve Sanat da Öyle Olmalı

Televizyonda, sosyal medyada, gazetede her gün aynı cümleyi duyuyoruz:

Devamını Oku
09.12.2025
Dünya’nın her yerinde, dağlara ve taşlara zeytin ağaçları dikilirken, biz bu ağaçlardan ne istiyoruz?

“Şimdi zeytin dikme zamanı mı?” diye sorabilirsiniz, ülkemizde seçilmiş belediye başkanları ve emekçiler aylardır tutuklu bulunurken… Toplu yemeklerde insanlar aynı gıdadan zehirlenirken… Kadınlar yalnızca kadın oldukları için yaşamlarını yitirirken... Çocukların isimleri resmi kayıtlara geçmezken… Barınaklarda ve sokak aralarında hayvanlar toplu yok edilirken…

Devamını Oku
01.12.2025
Köy Enstitülü öğretmenin öyküsü

Cumhuriyet’te ilk köşe yazıma nereden başlayacağımı uzun uzun düşündüm. İnsan ilk cümlesini bir kapı eşiği gibi kuruyor; içeriye neyi alacağını, ardında neyi bırakacağını tartarak. Ben o eşiği, babamla yaptığımız Köy Enstitüsü sohbetlerinden birinde duyduğum bu yaşanmışlıkla geçmek istedim. Çünkü hem benim öğretmenliğe, eğitime, Cumhuriyet fikrine bakışımın kökleri orada, hem de Öğretmenler Günü’ne yakışır bir hatırlama taşıyor içinde.

Devamını Oku
24.11.2025