23 Şubat akşamı kendime küçük bir ödül verdim. Uzun zamandır ertelediğim o “iyi gelir” duygusunu, fazla büyütmeden, fazla gerekçelendirmeden… Çankaya Sahne’nin yolunu tuttum. Şehrin kalabalığı üzerimden tam çekilmemişti; yine de insan bazen tam da o kalabalığın içinden bir kapı bulup içeri giriyor. Işıklar sönünce, günün gürültüsü bir süreliğine dışarıda kaldı.
“Konken Partisi” iki sandalyelik bir dünya kuruyor: bir masa, iki sandalye, birkaç eşya… Hepsi bu. Ama o yalınlık, anlatılan şeyin ağırlığını büyütüyor. Gösterişli dekorlar yok; insanın kendini sakladığı yerler var. Kartların tıkırtısı, susuşların büyüyen sesi, göz ucuyla yapılan küçük yoklamalar… Oyun daha baştan şunu sezdiriyor: Hayat, çoğu zaman büyük kırılmalarla değil; küçük, “önemsiz” sanılan anlarla değişir.
Fonsia ile Weller, hayatlarının sonbaharında tesadüfen aynı masaya düşmüş iki insan. Birinin üzerinde nazik bir kabuk var; ötekinin üzerinde sert bir kabuk. Ama kabuk dediğimiz şey, çoğu zaman aynı yarayı saklar: incinme korkusunu. Oyunun güzelliği de burada başlıyor. Çünkü bizi “iyi” ile “kötü” diye ayırmıyor. İki insanı, kendi yollarının sonunda, aynı masanın başında buluşturuyor ve soruyu ortaya koyuyor: İnsan, bu yaştan sonra değişebilir mi? Ya da daha doğru soru: İnsan, bu yaştan sonra kendine daha dürüst olabilir mi?

Konken oyunu, sahnede yalnız bir eğlence değil; bir temas biçimi. Kartlar dağıtıldıkça, aslında geçmiş dağıtılıyor. “Ben böyle yaşadım” diyen bir hafıza… “Ben böyle dayandım” diyen bir yalnızlık… Her el, bir önceki elin gölgesini taşıyor. Her kayıp, yalnız oyunda değil; hayatta da bir yerden eksilmeyi hatırlatıyor. Her kazanma, bir anlık sevinçten çok, “hâlâ buradayım” demek.
Tam bu noktada oyunun kalbi görünür oluyor: Melek Baykal ve Mehmet Atay. Sahnedeki uyumları, basit bir rol paylaşımının ötesinde; iki ayrı yalnızlık hâlinin çarpışması ve zamanla birbirine karışması gibi. Melek Baykal’ın Fonsia’sı ilk anda nezaketin içine saklanmış bir kırılganlık taşıyor: “Kimseye yük olmayayım” duygusu, hareketlerine ve sesine sinmiş gibi. Ama oyun ilerledikçe o kabuğun içinden başka bir şey çıkıyor; sessiz bir direnç, “ben de buradayım” diyen bir toparlanma… Mehmet Atay’ın Weller’i ise sertliği bir kale gibi kullanıyor. Rekabet, onun hayatta kalma dili. Atay’ın başarısı, bu sertliği tek boyutlu bir gürültüye çevirmemesinde: Sertliğin içindeki incinmişliği, yalnızlığın içindeki korkuyu, o korkunun içindeki utancı sezdiriyor. Bu sezdirme hâli oyunu büyütüyor; seyirciyi acındırmaya değil, anlamaya çağırıyor.
D. L. Coburn’un metninde asıl gerilim, kartların üzerinde değil; cümlelerin içinde. Oyunun asıl oyunu, insanların birbirini nasıl dinlediği… Ya da dinleyemediği. Bazı sözler, ağızdan çıkarken bile geri dönmek ister; insan kendi sesinden utanır. Bazı duraklar, konuşmaktan daha uzun sürer. Bu yüzden “Konken Partisi”nin temposu, hızlı bir eğlence temposu değil; hafızanın temposu. Geçmişin, insanın içinden ağır ağır yürüyüşü.
Nedim Saban’ın yorumunda hissedilen şey şu: Acıyı büyütmeden derinleştirmek. Kahkaha ile hüzün arasındaki o ince çizgiyi, düşmeden yürütmek. Çünkü gülmek burada süs değil; dayanma biçimi. İnsanın kendini ayakta tutmak için bulduğu küçük hilelerden biri. Ama oyun, o hileyi de fazla romantikleştirmiyor; “dayanmak” kadar “yüzleşmek” gerektiğini de sezdiriyor.
Bir yerde oyunun cümlesi, masanın üzerinde dolaşan bir düşünce gibi beliriyor: “Hayat, elimize gelen kartlarla değil, onları nasıl dağıttığımızla ilgilidir.” Bu cümleyi ben, o akşam salonda, başka bir yerden duydum: Hayat, bize ne olduğundan çok, biz olan bitene nasıl insan kaldığımızla ilgili. Çünkü kartların hepsi elimizde değil. Ama elimizde olan bir şey var: Tavrımız. Söylediğimiz cümle. Sustuklarımız. Birine uzattığımız el. Geri çektiğimiz bakış.
Fonsia ile Weller’ın hikâyesinde beni en çok vuran şey, “geç kalmışlık” duygusu oldu. İnsan bazen hayatı boyunca doğru cümleyi yanlış zamana saklıyor. Kendini korumak için bir duvar örüyor; sonra o duvarın arkasında kendi sesini bile duyamaz hâle geliyor. Oyun, tam da bu duvarın önünde duruyor ve soruyor: Bir el daha var mı? Yeniden başlamak için değil belki; ama yarım kalanı tamamlamak için, “ben de buradaydım” diyebilmek için…
Tiyatrodan çıkınca şunu fark ettim: “Konken Partisi” yaşlılığı “bitmişlik” diye anlatmıyor. Yaşlılığı, insanın kendine karşı maskelerinin inceldiği bir yer gibi gösteriyor. İnsanın hayat boyunca biriktirdiği savunmalar, bir masanın başında, iki sandalyenin arasında, yavaş yavaş dökülüyor. Ve o dökülüş, acıtırken de iyileştiriyor.
Bazı oyunlar vardır; salondan çıkınca aklınızda replikler kalır. “Konken Partisi” bende daha çok bir his bıraktı: İnsan, kaybetse bile devam edebilir. Ama devam etmek, her zaman kazanmak demek değildir. Bazen devam etmek, birinin gözünün içine bakıp ilk kez gerçekten “gördüm” demektir.
Bir el daha…
Bazen bu, oyunu sürdürmek değildir.
Bazen insanı sürdürmektir.
Ve dışarıda dünyanın dili sertleşirken, bu iki sandalyelik dünya bana şunu hatırlatıyor: Hayatları sayıya indirgeyen her dil, insanı biraz daha yalnız bırakıyor. Tiyatroysa tersini yapıyor; “tek”i geri getiriyor. Bir yüz, bir ses, bir kırılma… Belki bugün en çok buna ihtiyacımız var: “Bir el daha” derken, yıkıma değil; insana yaslanmak.