Bebeklerin Ulusu Yok
Güven Baykan
Son Köşe Yazıları

Bebeklerin Ulusu Yok

09.03.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Başlığını Ataol Behramoğlu’nun aynı adlı şiirinden ödünç alıyorum. Çünkü bazı sözler yalnızca şiirde kalmaz; bir gün gelir, çağın vicdanına dönüşür.

Minab’dan gelen haber, insanın içine çöken türdendi. Bir ilkokul vuruldu. Yüz altmış sekiz kız çocuğu öldürüldü. Bir okulun vurulması, yalnızca bir binanın yıkılması değildir; o anda teneffüs de vurulur, defter de, kalem de, düş de, gelecek de.

Bir sayı söylendi önce: 168.

Oysa çocuk sayı değildir. Çocuk, bir evin sabahıdır. Bir annenin telaşıdır. Saçı aceleyle örülmüş bir kız çocuğudur. Defterinin arasına yaprak koyan, teneffüste arkadaşına bir şey anlatırken cümlesi yarım kalan, akşam eve dönünce kapıyı çalıp “Geldim” diyecek olan küçücük bir ömürdür. Biz bazen en büyük kötülüğü, ölümleri rakama çevirerek yapıyoruz. Sayı büyüyor, vicdan küçülüyor. Oysa her sayının içinde bir yüz vardır. Bir çanta vardır. Bir kurdele vardır. Bir kalem, bir silgi, yarım kalmış bir teneffüs, eve varamayan bir ses vardır.

İşte bu yüzden bebeklerin ulusu yok. Çocukların sınırı yok, mezhebi yok, cephesi yok, haritası yok. Çocuk dediğimiz şey, insanlığın ortak emanetidir. Minab’da ölen çocuklara yalnızca bir ülkenin çocukları diye bakamam ben. Onlar, bu dünyanın çocuklarıydı. Onların üstüne düşen bomba, yalnızca bir okulun çatısını değil, insan olma iddiamızı da parçaladı.

Savaşın en korkunç yanı tam burada başlıyor. Önce dili bozuyor. Katliamı kelimelerle temizlemeye çalışıyor. “Operasyon” diyor. “Hedef” diyor. “Misilleme” diyor. “Güvenlik” diyor. Sonra bir okulun yıkıntısı önünde susuyor. O suskunluk, bütün açıklamalardan daha ağırdır. Çünkü hiçbir askerî kavram, bir çocuğun tabutundan büyük değildir. Hiçbir devlet aklı, okul sırasına düşen bombayı açıklayamaz. Hiçbir çıkar hesabı, sabah annesinin elini bırakıp okula giden bir çocuğun akşam beyaz kefene sarılmasını haklı gösteremez.

Beyaz kefenler içinde siyah mezarlara gömülen çocukları düşünün. Bir çağın utancı bazen tek bir görüntüde toplanır. Gökte balonların, uçurtmaların, kuşların olması gereken yerde bombalar dolaşıyorsa, orada yalnız savaş yoktur; orada ahlakın çöküşü vardır. Teknoloji ilerlemiş olabilir. Ordular büyümüş olabilir. Devletler kendilerini güçlü sanıyor olabilir. Ama bir çocuk mezarının başında bütün o güç masalları dağılır. Geriye yalnız barbarlık kalır.

Emperyalizm dediğimiz şey de en açık yüzünü tam burada gösterir. Haritalar, enerji yolları, üsler, nüfuz alanları, büyük stratejiler, bölgesel hesaplar... Bütün o büyük laflar, dönüp dolaşıp en küçük bedenlerin üstüne çöküyor. Dünyayı paylaşmak isteyenler, önce çocukların dünyasını yakıyor. Sonra buna tarih diyorlar, zorunluluk diyorlar, denge diyorlar. Hayır. Bunun adı denge değil. Bunun adı, çocukların hayatını gözden çıkaran örgütlü vicdansızlıktır.

İnsan bazen öfkeden çok utançla yazıyor. Çünkü biz, çocukların ölümüne alışmamız istenen bir çağda yaşıyoruz. Bir okul vuruluyor; birkaç saat sonra ekranlarda analiz başlıyor. Bir annenin çığlığı, uzman cümlelerinin arasında kayboluyor. Çocukların kanı kurumadan büyük laflar kuruluyor. Asıl korkunç olan da bu: Ölümün sıradanlaştırılması.

Oysa bazı şeyler sıradanlaşamaz.

Bir çocuğun ölümü olağan sayılamaz.

Bir okulun vurulması gündelik bir haber gibi geçilemez.

Bir beyaz kefen, diplomatik cümlelerin arkasına saklanamaz.

Ben bugün Minab’ı yalnız Minab diye okuyamıyorum. Gazze’yi de görüyorum, Yemen’i de, Suriye’yi de, Ukrayna’yı da. Coğrafyalar değişiyor, annelerin sesi değişmiyor. Toprak aynı koyulukta susuyor. Gözyaşı aynı yerden akıyor. Demek ki acının pasaportu yok. O hâlde vicdanın da olmamalı.

Savaşa karşı olmak, siyasî bir tavırdan önce insan kalma çabasıdır. Çünkü çocukların öldürüldüğü yerde artık tartışma değil, vicdan konuşmalıdır. Orada sorulması gereken soru açıktır: Hangi devlet, hangi çıkar, hangi güvenlik gerekçesi, bir ilkokulun üstüne düşen bombayı haklı çıkarabilir?

Ben gökte bomba dolaştıran devletlerin değil, göğe uçurtma bırakan çocukların yanındayım. Haritaların başına geçip toprağı çıkar hesabıyla bölüşenlerin değil, önüne konan kâğıda güneşi, ağacı, kuşu ve insanı rengârenk çizen çocukların tarafındayım. Çantasını sırtına geçirip okula giden, dersini görüp sağ salim evine dönen, akşam kapıyı çalıp sevdiklerine kavuşan çocukların dünyasından yanayım. Çünkü yaşanabilir bir dünya, en çok onların gülüşüyle kurulur.

Çünkü hakikat bazen tam da oradadır:

Bir dünya, çocuklarına nasıl davrandığı kadar insandır.

Bir medeniyet, okullarını koruyabildiği kadar medenidir.

Bir insan, çocuk ölümü karşısında sesi titrediği kadar insandır.

Ataol Behramoğlu’nun dizeleri bugün yeniden içimize dönüyor:

İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu

Bebeklerin ulusu yok

Bebekler, çiçeği insanlığımızın

Ve geleceğimizin biricik umudu...

Ama biz, o umudu koruyamadık.

Göğe uçurtma bırakması gereken çocukları toprağa verdik.

Şimdi onların ardından söylenecek her sahici söz, savaşa karşı insan kalabilmenin son sığınağıdır.

İlgili Konular: #İran

Yazarın Son Yazıları

Bebeklerin Ulusu Yok

Başlığını Ataol Behramoğlu’nun aynı adlı şiirinden ödünç alıyorum. Çünkü bazı sözler yalnızca şiirde kalmaz; bir gün gelir, çağın vicdanına dönüşür.

Devamını Oku
09.03.2026
Bir El Daha: İki Sandalye Arasında Kalan Hayat

Konken oyunu, sahnede yalnız bir eğlence değil; bir temas biçimi. Kartlar dağıtıldıkça, aslında geçmiş dağıtılıyor. “Ben böyle yaşadım” diyen bir hafıza… “Ben böyle dayandım” diyen bir yalnızlık… Her el, bir önceki elin gölgesini taşıyor. Her kayıp, yalnız oyunda değil; hayatta da bir yerden eksilmeyi hatırlatıyor. Her kazanma, bir anlık sevinçten çok, “hâlâ buradayım” demek.

Devamını Oku
02.03.2026
Mutluluk Artmış: Peki Bu Memlekette Neden Yüzler Asık?

Geçen hafta açıklanan Yaşam Memnuniyeti verilerine baktım. Kâğıt üstünde tablo düzgün: “Mutlu olduğunu” söyleyenlerin oranı 2024’te yüzde 49,6 iken 2025’te yüzde 53,3’e çıkmış. Ortalama yaşam memnuniyeti puanı ise 10 üzerinden 5,7’de kalmış. Aynı tabloda ülkenin en önemli sorunu yine hayat pahalılığı: yüzde 31,3. Arkasından yoksulluk ve eğitim geliyor. Yani rakamların yüzü gülüyor ama memleketin derdi yerli yerinde duruyor.

Devamını Oku
23.02.2026
Ganita’yı Kurtaran Akıl Nereye Gitti?

Geçmiş öyküleri karıştırırken Ganita Direnişi’ne rastladım. Bir şehir bir zamanlar buldozerin önüne dikilmiş; bugünse denize varmak için iki yolu aşmayı kader sanıyor.

Devamını Oku
16.02.2026
Taç Gitti, Kravat Kaldı: Gücün Yazdığı Kurallar

Bazen bir akşamüstü, günün kalabalığı çekilirken kitaplığın önünde duruyorum.

Devamını Oku
09.02.2026
İstanbul “İptal” Dedi, Sorbonne “Hayır”

Randevuyu iptal ediyoruz. Aboneliği iptal ediyoruz. İlişkiyi iptal ediyoruz. Birbirimizi iptal ediyoruz. Bir süredir de diplomayı iptal ediyoruz.

Devamını Oku
02.02.2026
Kanada Tutmadı, Grönland’a Bakıyorlar

Bu hikâyeyi “jeopolitik” diye okumak kolay: Haritalar, üsler, rotalar, güvenlik…

Devamını Oku
26.01.2026
Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Devamını Oku
24.01.2026
15 Ocak 1902: Nâzım’ın Doğum Gününde Aşkın Israrı

15 Ocak, takvimde sıradan bir kış günü gibi durabilir.

Devamını Oku
19.01.2026
Karakol gölgesinde renk: Fikret Muallâ

Bu haftaki yazımda, bir ressamın paletine sinmiş bir duygunun izini sürmek istiyorum: Korkunun.

Devamını Oku
12.01.2026
Bir oda dolusu Cumhuriyet

Heykeltıraş arkadaşım Ahmet Çolak'ın köydeki evini ziyarete giderken, köyün içine girer girmez itfaiyeyi gördüm.

Devamını Oku
05.01.2026
İdare Etmek… Memleketin En Yorucu Fiili

İdare etmek… Bir fiil gibi durur; oysa çoğu zaman bir hayat biçimidir.

Devamını Oku
29.12.2025
Eskişehir’de Edebiyatın Işığı

Eskişehir’e her gelişimde, kentin kendine özgü bir “kültür dili” olduğunu yeniden fark ediyorum.

Devamını Oku
22.12.2025
İnadına Utanalım

İnadına Utanalım

Devamını Oku
15.12.2025
Kötülük Örgütlü, Edebiyat ve Sanat da Öyle Olmalı

Televizyonda, sosyal medyada, gazetede her gün aynı cümleyi duyuyoruz:

Devamını Oku
09.12.2025
Dünya’nın her yerinde, dağlara ve taşlara zeytin ağaçları dikilirken, biz bu ağaçlardan ne istiyoruz?

“Şimdi zeytin dikme zamanı mı?” diye sorabilirsiniz, ülkemizde seçilmiş belediye başkanları ve emekçiler aylardır tutuklu bulunurken… Toplu yemeklerde insanlar aynı gıdadan zehirlenirken… Kadınlar yalnızca kadın oldukları için yaşamlarını yitirirken... Çocukların isimleri resmi kayıtlara geçmezken… Barınaklarda ve sokak aralarında hayvanlar toplu yok edilirken…

Devamını Oku
01.12.2025
Köy Enstitülü öğretmenin öyküsü

Cumhuriyet’te ilk köşe yazıma nereden başlayacağımı uzun uzun düşündüm. İnsan ilk cümlesini bir kapı eşiği gibi kuruyor; içeriye neyi alacağını, ardında neyi bırakacağını tartarak. Ben o eşiği, babamla yaptığımız Köy Enstitüsü sohbetlerinden birinde duyduğum bu yaşanmışlıkla geçmek istedim. Çünkü hem benim öğretmenliğe, eğitime, Cumhuriyet fikrine bakışımın kökleri orada, hem de Öğretmenler Günü’ne yakışır bir hatırlama taşıyor içinde.

Devamını Oku
24.11.2025