Savaş Önce Dilde Başlar
Güven Baykan
Son Köşe Yazıları

Savaş Önce Dilde Başlar

16.03.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Bazı kelimeler vardır; yalnızca bir şeyi anlatmaz, insanlığın iç karanlığını da ele verir. “War” ve “savaş” böyle kelimeler. İki ayrı dilin içinden gelirler ama aynı yaraya dokunurlar. Biri Batı dillerinde kargaşanın, çekişmenin, altüst oluşun izini taşır; öteki bizim dilimizde karşı karşıya gelişin, çatışmanın, kimi yorumlara göre de doğrudan darbenin gölgesini. Onun için bu iki sözcüğün kökenine bakmak, yalnızca sözlük karıştırmak değildir. Bir bakıma insanın kendi karanlığına dönüp bakmasıdır.

İngilizcedeki war sözcüğü, eski biçimleri boyunca “çekişme”, “düşmanlık”, “kavga” kadar, “karıştırmak”, “şaşırtmak”, “düzeni bozmak” anlamlarına da açılıyor. Yani bu kelimenin içinde yalnız silahlı çatışma yok; hayatı altüst eden, aklı bulandıran, gündeliği dağıtan bir taraf da var. Savaş burada yalnız top sesini değil, savruluşu da anlatıyor. Yalnız cepheyi değil, dağılan hayatları da.

Türkçedeki “savaş” ise daha katmanlı bir kelime. Üzerinde tam birleşilmiş, tek çizgili bir köken açıklaması yok. Bir görüş, sözcüğü “tartışmak”, “karşılıklı ağır söz söylemek”, “mücadele etmek” anlam çevresine yerleştiriyor. Bir başka görüş ise daha sert bir yere, “vurmak” anlam alanına doğru götürüyor. Yani bu sözcüğün içinde iki ayrı ihtimal dolaşıyor: sözle başlayan bir karşı karşıya geliş ya da darbeyle sertleşen bir çatışma.

İnsanı düşündüren de tam burada başlıyor. Çünkü iki yol da aynı yere çıkıyor. İster sözden gelsin ister darbeye bağlansın, savaş birdenbire başlamıyor. Önce dil bozuluyor. Önce ses değişiyor. Önce insan, karşısındakini anlamaya çalışmaktan vazgeçiyor. Sonra küçümseyen cümleler geliyor. Sonra düşmanlaştıran başlıklar. Sonra bir toplumu ötekine karşı bileyen o soğuk dil. En sonunda da şiddet, sanki gökten düşmüş gibi önümüze bırakılıyor.

Oysa hiçbir savaş gökten düşmez.

Önce kelimeler sertleşir. Sonra kalpler. Sonra sınırlar.

Belki de bu yüzden savaşın tarihi kadar dili de önemlidir. Çünkü hiçbir cephe kendini önce sözcüklerde kurmadan açılmıyor. Bugün de durum farklı değil. Savaş yalnız sınırda başlamıyor artık. Ekranda başlıyor. Manşette büyüyor. Yorumda yön değiştiriyor. İnsanlar birbirine önce kurşun değil, öfke gönderiyor. Önce hakaret. Önce aşağılama. Önce yok sayma. Sonra bütün bunlar olağanlaşıyor. Bir halk, başka bir halkın gözünde insanlığından eksiltiliyor. İşte orada savaşın ilk gölgesi çoktan düşmüş oluyor.

İngilizcedeki war bize kargaşayı hatırlatıyor. Türkçedeki “savaş” ise çekişmeyi, çatışmayı, belki de darbeyi. Ama iki kelime de aynı gerçeği söylüyor: İnsan savaşı önce içinde büyütüyor. Sonra dilinde. Sonra dünyada.

Ve bugün bunu yalnızca tarihten okumuyoruz. Gazze’de jeneratörlere bağlı hastaneler, Sudan’da yurdundan koparılan milyonlar, İran’da evini bırakıp belirsizliğe sürüklenen aileler… Savaş hangi coğrafyada yaşanırsa yaşansın, en çok sivillerin hayatını parçalayarak ilerliyor. Bir çocuğun okul yolunu vuruyor. Bir annenin ekmek kuyruğunu. Bir evin ışığını. Bir şehrin sabahını.

Onun için artık savaş dediğimizde yalnız cepheleri, orduları, haritaları düşünmek yetmiyor. Asıl bakmamız gereken yer, eksilen gündelik hayat. Boşalan mutfak. Dönülmeyen ev. Yarım kalan uyku. Çünkü savaşın gerçek yüzü çoğu zaman resmi açıklamalarda değil, oralarda beliriyor.

Bu yüzden barış da yalnız bir temenni değil. Bir dil meselesi aynı zamanda. Karşımızdakini bir sayıdan, bir başlıktan, bir istatistikten ibaret görmemekle başlıyor. Yeniden insan olarak görebilmekle. Yeniden dinleyebilmekle. Yeniden utanabilmekle.

Bugün belki de en çok buna ihtiyacımız var. Kelimeleri hafife almamaya. Çünkü bazı kelimeler sözlükte bitmiyor. “Savaş” onlardan biri. İçinde yıkılmış evler var. Yarım kalmış sofralar var. Gecenin bir yerinde korkuyla uyanan çocuklar var. Susan anneler, dönmeyen babalar, yerinde duran ama artık ev olmayan odalar var.

Bir kelimenin kökü bazen bize tarihten daha çok şey söyler.

“Savaş” da öyle.

Nereden gelirse gelsin, sonunda hep aynı yere varıyor: İnsandan eksilen şeye.

İlgili Konular: #savaş

Yazarın Son Yazıları

Savaş Önce Dilde Başlar

Bazı kelimeler vardır; yalnızca bir şeyi anlatmaz, insanlığın iç karanlığını da ele verir. “War” ve “savaş” böyle kelimeler.

Devamını Oku
16.03.2026
Bebeklerin Ulusu Yok

Başlığını Ataol Behramoğlu’nun aynı adlı şiirinden ödünç alıyorum. Çünkü bazı sözler yalnızca şiirde kalmaz; bir gün gelir, çağın vicdanına dönüşür.

Devamını Oku
09.03.2026
Bir El Daha: İki Sandalye Arasında Kalan Hayat

Konken oyunu, sahnede yalnız bir eğlence değil; bir temas biçimi. Kartlar dağıtıldıkça, aslında geçmiş dağıtılıyor. “Ben böyle yaşadım” diyen bir hafıza… “Ben böyle dayandım” diyen bir yalnızlık… Her el, bir önceki elin gölgesini taşıyor. Her kayıp, yalnız oyunda değil; hayatta da bir yerden eksilmeyi hatırlatıyor. Her kazanma, bir anlık sevinçten çok, “hâlâ buradayım” demek.

Devamını Oku
02.03.2026
Mutluluk Artmış: Peki Bu Memlekette Neden Yüzler Asık?

Geçen hafta açıklanan Yaşam Memnuniyeti verilerine baktım. Kâğıt üstünde tablo düzgün: “Mutlu olduğunu” söyleyenlerin oranı 2024’te yüzde 49,6 iken 2025’te yüzde 53,3’e çıkmış. Ortalama yaşam memnuniyeti puanı ise 10 üzerinden 5,7’de kalmış. Aynı tabloda ülkenin en önemli sorunu yine hayat pahalılığı: yüzde 31,3. Arkasından yoksulluk ve eğitim geliyor. Yani rakamların yüzü gülüyor ama memleketin derdi yerli yerinde duruyor.

Devamını Oku
23.02.2026
Ganita’yı Kurtaran Akıl Nereye Gitti?

Geçmiş öyküleri karıştırırken Ganita Direnişi’ne rastladım. Bir şehir bir zamanlar buldozerin önüne dikilmiş; bugünse denize varmak için iki yolu aşmayı kader sanıyor.

Devamını Oku
16.02.2026
Taç Gitti, Kravat Kaldı: Gücün Yazdığı Kurallar

Bazen bir akşamüstü, günün kalabalığı çekilirken kitaplığın önünde duruyorum.

Devamını Oku
09.02.2026
İstanbul “İptal” Dedi, Sorbonne “Hayır”

Randevuyu iptal ediyoruz. Aboneliği iptal ediyoruz. İlişkiyi iptal ediyoruz. Birbirimizi iptal ediyoruz. Bir süredir de diplomayı iptal ediyoruz.

Devamını Oku
02.02.2026
Kanada Tutmadı, Grönland’a Bakıyorlar

Bu hikâyeyi “jeopolitik” diye okumak kolay: Haritalar, üsler, rotalar, güvenlik…

Devamını Oku
26.01.2026
Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Devamını Oku
24.01.2026
15 Ocak 1902: Nâzım’ın Doğum Gününde Aşkın Israrı

15 Ocak, takvimde sıradan bir kış günü gibi durabilir.

Devamını Oku
19.01.2026
Karakol gölgesinde renk: Fikret Muallâ

Bu haftaki yazımda, bir ressamın paletine sinmiş bir duygunun izini sürmek istiyorum: Korkunun.

Devamını Oku
12.01.2026
Bir oda dolusu Cumhuriyet

Heykeltıraş arkadaşım Ahmet Çolak'ın köydeki evini ziyarete giderken, köyün içine girer girmez itfaiyeyi gördüm.

Devamını Oku
05.01.2026
İdare Etmek… Memleketin En Yorucu Fiili

İdare etmek… Bir fiil gibi durur; oysa çoğu zaman bir hayat biçimidir.

Devamını Oku
29.12.2025
Eskişehir’de Edebiyatın Işığı

Eskişehir’e her gelişimde, kentin kendine özgü bir “kültür dili” olduğunu yeniden fark ediyorum.

Devamını Oku
22.12.2025
İnadına Utanalım

İnadına Utanalım

Devamını Oku
15.12.2025
Kötülük Örgütlü, Edebiyat ve Sanat da Öyle Olmalı

Televizyonda, sosyal medyada, gazetede her gün aynı cümleyi duyuyoruz:

Devamını Oku
09.12.2025
Dünya’nın her yerinde, dağlara ve taşlara zeytin ağaçları dikilirken, biz bu ağaçlardan ne istiyoruz?

“Şimdi zeytin dikme zamanı mı?” diye sorabilirsiniz, ülkemizde seçilmiş belediye başkanları ve emekçiler aylardır tutuklu bulunurken… Toplu yemeklerde insanlar aynı gıdadan zehirlenirken… Kadınlar yalnızca kadın oldukları için yaşamlarını yitirirken... Çocukların isimleri resmi kayıtlara geçmezken… Barınaklarda ve sokak aralarında hayvanlar toplu yok edilirken…

Devamını Oku
01.12.2025
Köy Enstitülü öğretmenin öyküsü

Cumhuriyet’te ilk köşe yazıma nereden başlayacağımı uzun uzun düşündüm. İnsan ilk cümlesini bir kapı eşiği gibi kuruyor; içeriye neyi alacağını, ardında neyi bırakacağını tartarak. Ben o eşiği, babamla yaptığımız Köy Enstitüsü sohbetlerinden birinde duyduğum bu yaşanmışlıkla geçmek istedim. Çünkü hem benim öğretmenliğe, eğitime, Cumhuriyet fikrine bakışımın kökleri orada, hem de Öğretmenler Günü’ne yakışır bir hatırlama taşıyor içinde.

Devamını Oku
24.11.2025