Hikmet Çetinkaya

Islak yeleli atlar...

22 Şubat 2018 Perşembe

Mavinin içinde bir kuş beni alıp götürecek çok uzaktaki denizlere...
Bir kız çocuğu olanca çılgınlığıyla kendi zamanlarını yakalayacak. Deniz kıyısında uyandığımda, tüm ağaçlar çiçekleriyle canlanacak...
Sevgililer coşkularıyla buluşacak meydanlarda...
Islak yeleli atlar bize özgürlüğün geç günlerini getirecek...
Yedi renk görkemindeki tüm sevinçler yeryüzünün tüm sabahlarını aydınlatacak...
Çocukluğumdan kalan düşler o kâğıt kayıklarımı savuran rüzgârla buluşacak...
Büyümeyen umutlarımı toplayan cadılar, genç sevdalarımı çalan büyücüler, ülkenin karanlığında koşturan yobazlar, silahlarını kusturan güçler bizleri hiçbir zaman yıldıramayacak...
Hep birlikte haykıracağız güneşe karşı, hep birlikte yitirdiğimiz aşkları arayacağız, hep birlikte sevişeceğiz şarkılar söyleyerek...
Leconte de Lisle’den şiirler okuyacağız genç, yiğit, gülerek, özgür ve utanacak bir şeyimiz olmadan...
Diyeceğiz ki:
“Gel! Soylu sözlerle sesleniyor güneş sana;
Kaybol git sonsuza kadar onun şiddetli ateşinde...
Ve geri dön küçücük kentlere ağır adımlarla,
Yüreğin yedi kez dalmış olarak tanrısal hiçliğe.”
El ele, kol kola dolaşacağız bulvarlarda, çiçekler toplayacağız kırlarda...
Celal Sılay’a özenerek haziran üstümüzde dal dal olacak, bulutlar üstümüzde seyrek, ışık-gölge de bir oyun. Saçların yüzünde tek tek...
İşte o zaman ben senin yanına geleceğim, ellerinden tutacağım ve bağıracağım:
“İstanbul bin dokuz yüz elli beşinde
etek yelken bir cümbüş
yanak yanağa sürtünüş
elim omzunda sıcak
belin kolumda ince
dilim kulağında titrek.”

***

Mavinin içinde bir kuş eski sevdalarıma götürecek beni. Saçlarında eşarp olan sevgilime...
Ben bir şarkı söyleyeceğim kurşuni bir akşamın içinde. Sonra uyuyup uyanacağım. Sabah yüzümü yıkayacağım, belki de tıraş olacağım. Bir bilmece soracağım çocuklara. Bahçede top oynayacağım, parkta salıncaklara bineceğim.
Lionel Ray’e kafamı takmayacağım.
Sadece şunu söyleyeceğim: “Ne, adsız gecede bu maske ne, bir ırmak gibi taşan bu ses ne de bu adımlar benim değil!...” Belki sen yanıt vereceksin sessizce... Yüzünde bir gülümsemeyle Sabahattin Kudret’i okuyacaksın...
Diyeceksin ki:
“Aşkın, inancın, insanlığın okulu yok
Biraz çaba
Yeter!”
Kendinden uzakta yaşayan ben, sen, biz, siz ve onlar, akıntıya kürek çeken insanlar yitik, yersiz, kimbilir hangi yolculuğun içindeyizdir?..
Yedi renk görkemindeki tüm sevinçleri bir kenara koyup, koşmak gerekiyor doludizgin...
Aleksandr Blok’un kızgın ve homurtulu dalgalarına kulak asmayacağız...
Gece ürkünçtür, sabahlar ise aydınlık...
Olsun! Savaşmak gerek karanlıkla ve yağmurla, acı çekenlerin paylaşmak yalnızlığını...
Delice sevdalarla avunmak, sağır ve uyanmasız duvarlara aldırış etmeden.
Meydanları doldurmak hınca hınç...
Sonra bir şiir okumak Edip Cansever’den: “Yani bizim hiç korkmadığımız şeyler / Doğrusu en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte / İçimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar / Bir yarasa ayaklanır. Aç gözlü bir kuş / Varır kocaman bir şey olmanın bilincine / Birden bir ses biçiminde, radyomuzun içinde / Duyurur iki caz parçası arasından biri / Ya gülünç bir yas töreni / Ya toptan bir öldürme.
Belki de / Soğumaya yüz tutmuş bir fincan sütlü kahve / Dönüşür ellerimizde kanlı, kırbaçlı / Bastırılmış bir greve, yırtılmış dövizlere / Örneğin üç yüz ölü, bir o kadar yaralı / Ve sömürge şapkalı ve sten tabancalı / Gözü dönmüş biriyle / O güvenlik manşetleri birtakım gazetelerde.
Yani bizim hiç korkmadığımız şeyler / Belki en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte / Ki bütün işkenceler, ezinler ve kırımlar / Damlayan bir musluktur yerine göre / Yoksa bir enkaz altında bir ölüm / Ya da puslu bir havada, bir cinayette / Bir ölüm / Ölümün anlamı ne?”

***

Mavinin içinde bir kuş beni götürecek özgürlüğün geç günlerine...
Islak yeleli atlar koşturacak ve bizim zaferimizi
onlar haber verecek...
Akasyalar altında buluşacağız yeni aşkların tadını çıkarırken...
Ellerimizde yeşeren umutları çoğaltacağız, hırçın çocuklarımızı sevip okşayacağız...
Hep birlikte söylediğimiz sevda türküsünün ardından takvimden bir yaprak koparacağız...
Gel gitme, kal... güzeller güzeli çocuk!.. Unutulmuş bir şairden yani Nevzat Üstün’den şiirler okuyacağız...
Bir büyük kavgada bir uzun yolda birlikte olacağız...
Diyeceğiz ki:
“Yolumuz var
Gözlerimin bebeği Hürriyetin
yeşerdiği yerlere
Gelin yürüyün siz de
Ağaçlar taşlar insanlar
Yolumuz var
Kan rengi dağların oluştuğu
yere
Kara saçlı
Dik göğüslü
Kızlardan kadınlardan bizim de
isteğimiz var
Bre var
Gelecek çağlara kalan
Bir büyük kavga bir uzun yol
Fırtınanın toprağı yediği yerde”


Yazarın Son Yazıları

Aşklar ve sevinçler... 9 Eylül 2018
Hoşça kal hüzün... 6 Eylül 2018
Bir garip yolcu... 4 Eylül 2018
Sevda düşleri... 2 Eylül 2018
Uçarı kaçarı... 1 Eylül 2018
30 Ağustos... 30 Ağustos 2018
Anımsayış... 19 Ağustos 2018
Kadın köle değildir... 18 Ağustos 2018
Yüreğim yangın yeri 16 Ağustos 2018
İsyan değil arzu... 12 Ağustos 2018
Utanç... 11 Ağustos 2018