Atatürk’e saldıranların kaçınılmaz yenilgisi!

31 Ağustos 2021 Salı

2023’te doruk noktasına ulaşacak olan “100. yıllar” süreci, kutlamaları, anma-anlamaları, eleştirileri ve saldırıları beraberinde getiriyor. 

Bunların tümü bir bütün. Çok da yadırgamamak gerekir. 

Milletin büyük bir coşkuyla kutladığı 30 Ağustos Zafer Bayramı da bu yelpazeden payını aldı. Durum gösteriyor ki önümüzdeki iki yıllık dönem bir yanıyla büyük bir silkiniş, tarihsel bilinç, özgüven getirecek… Bir başka yanıyla da bunun zıddına giden yolun her türlüsü önümüze çıkacak.

Cumhuriyetin ikinci yüzyıla girişi şekillenecek!

Aklın ve bilimin ışığını kullanabilirsek yeni ufuklara açılacağız. 

Kullanamazsak, güncel tartışmalar, etrafımızdaki coğrafyalar ortada, onların bir parçası olacağız!

***

Cumhuriyetin 70-75. yılında da benzer tartışmalar olmuştu. Dönemin i-kinci cumhuriyetçileri, Atatürk’ü eleştiri yarışına girmişti. Etnik kimlik, mezhepsel ayrılıklar… Atatürk hariç, her şeyden demokrasi üretiyorlardı. Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, “Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği” kitabıyla buna karşılık vermişti.

100. yıla giderken Atatürk’ün yenilemeyeceği anlaşılınca, tartışmanın seyri şu konularda derinleşiyor:

- Kurtuluş Savaşı verilmese de yine devlet olurdu…

- Aslında “devrim” denilen adımlar çok önceden başlamıştı…

- Türkiye tipi başkanlık sistemi, Atatürk’ün getirdiği rejimin bu yüzyıla uygun hale getirilmesidir…

- Atatürk’ün yönetim şekli de diktatörlüğü çağrıştıran bir anlayışı içeriyordu…

Bunların her biri daha önce de defalarca tartışılmış, Atatürk tarihini iyi bilenlerin bilgi ve belgeler ışığında yanıt verdiği konular. Karşıdevrim elbette pes etmeyecek, her fırsatta, her yöntemi kullanacak. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerine yürekten bağlı insanların Atatürk’ü sevmeleri, anlamaları yetmez, anlatmaları ve donanımlı olmaları da gerekir. Bunun çok önemli olduğu bir “son düzlükteyiz”

Geçen hafta yaşadığımız bir örnek var… Bu iktidar döneminde Büyük Taarruz’un başladığı 26 Ağustos 1922’yi gölgede bırakmak için 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi öne çıkarılmaya çalışılıyor. Oysa pek çok tarihçinin birleştiği konu şu ki: Atatürk taarruz için 26 Ağustos’u seçerken Malazgirt’i de dikkate alıyordu. Buradan çatışma üretmek isteyenlere inat, Atatürk gibi bakabilmek, en güzeli…

Atatürk’e en çok saldıran ve en çok öven kitapları İngilizler yazmış ya da yazdırmıştır. Lord Kinross’un Atatürk’ü ciddi bir çalışma ile kaleme aldığını vurgulamak gerekir. Kinross, Atatürk’ün Hitler ve Mussolini ile karşılaştırılması üzerine şu karşılığı veriyor:

“Hitler, hür milletini esarete götürmüş, Atatürk esaret altındaki milletini özgürlüğe kavuşturmuştur. Mussolini sivil olduğu halde başkomutanlık sevdasına düşmüş, Atatürk askeri görevinin bittiğine inandığı anda sivil hayata geçmiştir… Hitler, Mussolini toprak kazanma hırsıyla komşularının hakkına tecavüz etmiş, imparatorluk sevdasına kapılmıştır. Atatürk, tersini yapmış, imparatorluktan millet çıkarmıştır.”

***

30 Ağustos’a dönersek… Bu zaferin kazanılmaması halinde ne olacağını uzun uzun tartışmaya, öngörüler üretmeye gerek yok. Yenilginin karşılığı Sevr’di. 10 Ağustos 1920’de dayatılan Sevr’i de mutlak bir sonuç olarak göremeyiz. O dönem yapılan tartışmalar dikkate alındığında daha ileri götürülecekti.

30 Ağustos’u Mustafa Kemal’in ülkesine ve dünyaya bakışıyla özetlemek gerekirse şöyle diyebiliriz:

Bu topraklara…

Barışa gelen misafir…

Savaşa gelen esirdir…

Seçim serbesttir!


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları