Başkanın sağlığı

15 Eylül 2016 Perşembe

Hillary Clinton balyozla çıkarıldığı bir arabada bayılmadı. Bir arabanın içinde bayılıp da kilitli kalsaydı maazallah acaba neler olurdu?
8 Kasım maratonunda Clinton’ın New York’ta hafiften bir fenalık geçirmesi ve seçim kamyonetine girerken sendelemesi; Başkanlık seçimlerinin tüm ajandasının değişmesine yol açtı.
Başka şey konuşulmuyor. Varsa yoksa Clinton’ın sağlığı.
Hillary Clinton’ın ileri sürüldüğü gibi bir “zatürree” mi geçirdiği, yoksa farklı hastalıkları mı olduğu yolundaki rivayet muhtelif.
Parkinsondan beyin kanamasına tüm bahisler açık. Öyle ki Demokrat adayın sağlık sorunlarının ağırlaşması durumunda devreye girecek olası senaryolar, Clinton’ın yerini alacak adaylar (Sanders’tan, Biden ve Kerry’ye dek) açıkça tartışılıyor. Bu belirsizlik ortamından dünya piyasaları bile etkileniyor.
Bu nedenle artık Clinton ve Trump’ın “şeffaflık” adına bütün sağlık verilerinin yurttaşların önüne konması bekleniyor.
“Başkomutan” konumuna yükselecek bir liderin, konumunun gerektirdiği fiziki kondisyona sahip olup olmadığı kamuoyunda ilgi ve merak yaratıyor. ABD usulü başkanlık sisteminde seçmenin merakının giderilmesinin olmazsa olmaz olduğu öne sürülüyor.
Bizden ne kadar farklı bir tablo değil mi? İlk bakışta onlar Mars’tan, biz Venüs’ten gibi görünüyor. Ama tam böyle değil.

‘Post-gerçeklik’ siyaseti
Hillary’nin “şeffaflık” talebine ne karşılık vereceği henüz belli değil.
Ama Trump sağlık verilerini Hillary polemiğinin ardından jet hızıyla açıklayacağını söyledi. Ancak bunu, ABD’li bilim adamları tarafından “şarlatan”lıkla suçlanan TV programcısı Prof. Dr. Mehmet Öz’ün bir programında yapacakmış. Kendisi de zamanında TV’de “reality şov” yapan Trump’la Öz, özetle “körler ve sağırlar birbirini ağırlar” ortamında izleyici karşısına çıkacaklar.
Bu, ’80’lerde, Reagan’ın bağırsak operasyonunu tüm ayrıntılarıyla New York Times’dan okuduğumuz yıllardan çok farklı bir ortam.
Bugün somut bilgilere ulaşamıyoruz. “Realty şov” kıvamında gerçeğimsi bilgiler ediniyoruz. Bilgi yerine algı operasyonlarına maruz kalıyoruz. Buna artık “post-gerçek siyaseti/ post-truth politics” deniyor.
Miadı dolan ve değer olmaktan çıkan, başkalaşan her şeyin önüne “aşılmış, ötesine geçilmiş” anlamında bir “post” ilavesi geliyor ya...
“Post modernlik”, “post laiklik”, “post dindarlık” gibi...
Bu da öyle. “Gerçeklerin” mutlak değerlerini kaybedip algıya açık hale geldiği bu çağa “post-gerçeklik çağı” deniyor. “Postgerçek”, yalanlar üzerine inşa edilebileceği gibi, “tatlandırılmış”/“hormonlanmış gerçek” karşılığında da kullanılıyor.
Irak savaşını yalanla kuran Bush ve Blair; medyalarıyla algıyı yönlendiren Berlusconi “post gerçek çağının” öncüleri.
Bugünün bir no’lu “post-gerçekçisi” de Donald Trump. Onu İngiltere’de desteksiz palavralarıyla Brexit öncülüğü yapan Boris Johnson izliyor.

Akıl değil duygu önde
“Fareli Köyün Kavalcısı” Trump’ın dezenformasyonla gerçeği saptırmak mahareti öyle ileri ki kendisi damardan “gerçeğe yabancılaşmış bir lider” ifadesiyle tanımlanıyor.
“Post gerçek”liğe kapağını ayıran Economist, son sayısında Trump’ı tam işte böyle tanımlıyor. “Gerçeğe yabancılaşmış” liderler; mutlak gerçekten bağımsız kendi gerçeklerini yaratmak ve yarattıkları gerçekler üzerinden siyaset yapmakta mahirler.
Bir lider rüşvetle suçlandı diyelim.
Bu “post gerçeklik” çağında rüşvet suçlamasını yadsımak zahmetine dahi girmiyor. Elindeki medya gücü ve trolleri ile “algı operasyonu” yapıyor. Konuyu komploya bağlıyor. Ve zeytinyağı gibi üste çıkıyor, akıl yerine duygulara oynuyor.
Bu, dünyada artık bir akım. Öyle ki bu sistemle yönetilen ülkelere “post gerçek/gerçek ertesi rejimler” deniyor.
Economist “post gerçek siyasetin” öne çıktığı ülkeler arasında (Trump’lı) ABD, (Boris Johnson’lı) İngiltere ve (Putin’li) Rusya’nın yanında Türkiye’yi de sayıyor.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Koronayla dans 18 Haziran 2020