Olaylar Ve Görüşler

Avrupa seçimleri ve milliyetçilik

30 Mayıs 2019 Perşembe

Avrupa’da milliyetçiliğin bir ideolojik kalıp olarak tarih sahnesine çıkışı 19. yüzyılın başlarına dayanır.

 

Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri sona erdi, ancak yansımaları hâlâ tartışılıyor. AP seçim sonuçları, Türkiye’de çoğunlukla “aşırı milliyetçilerin yükselişi” şeklinde yorumlandı. Peki, yükselen gerçekten “aşırı milliyetçilik” miydi?
“Aşırı milliyetçilik” ve “aşırı sağ” gibi kavramların Batı terminolojisinde önemli bir yeri var. Söz konusu kavramların esasen Batı menşeili olduğu; “aşırı sağ” tabirinin köklerinin 1789 Fransız Devrimi’ni müteakip oluşan Kurucu Meclis’e kadar uzandığı, “aşırı milliyetçilik” tabirinin kullanımının ise daha ziyade 1945 sonrası dönemde yaygınlaştığı bir gerçektir. Her ikisi de zamanla “menfi bir etiket” şeklini almış ve her türden siyasal milliyetçiliği kötülemek amacıyla istismar edilmiştir.
Türkiye’de de medya ve siyasetçiler söz konusu terminolojik tasnife çokça başvuruyor. Oysa bu durum, hem karşı karşıya bulunduğumuz “sağ popülizm” olgusunu yanlış algılamamıza hem de ülkemizdeki milliyetçilere haksızlık yapmamıza vesile oluyor.

Avrupa milliyetçiliğinin kökleri
Avrupa’da milliyetçiliğin bir ideolojik kalıp olarak tarih sahnesine çıkışı 19. yüzyılın başlarına dayanır. Milliyetçilik fikri, esasen Sanayi Devrimi’yle birlikte berraklaşan sınıf çatışmalarına üçüncü bir yol üzerinden çözüm bulmaya ve Avrupa toplumlarındaki uluslaşmayı pekiştirmeye yönelik bir çabanın ifadesi olmuştur. Fransa’da Boulanger, İtalya’da Garibaldi ve Almanya’da Bismarck gibi figürler Avrupa’da uluslaşmayı ve uluslaşmayla eşzamanlı olarak gelişen siyasal milliyetçiliğe çok ciddi etki etmişlerdir. Ne var ki Avrupa milliyetçiliğinin 20. yüzyıldaki sürümünü birinci elden şekillendiren esasen Proudhon ve 1871 Paris Komünü’yle birlikte Valois ve Sorel gibi anarşist birikimli düşünürler olmuştur.
Literatürde Proudhon’un milliyetçiliği “uyandırdığı”, Valois ile Sorel’in ise onu yürüyüşe geçirdikleri ifade edilir. Valois devrimcisendikalist yaklaşımlarıyla milliyetçiliğe muayyen nizama karşı şiddetli başkaldırıyı, Sorel ise sosyalizmle birlikte bir ölçüde antisemitizmi aşılamıştır. Öyle ki, sonraları Mussolini kendisine yöneltilen “sizi en çok kim etkiledi?” sorusuna “Sorel” cevabını vermiştir.

Kabuk değişimi
Dreyfus meselesi, Marinetti’nin Fütürist Manifesto’su, d’Annunzio’nun Fiume macerası ve nihayet Bavyera Sovyet Cumhuriyeti’ni yıkan Freikorpslar Avrupa’da siyasal milliyetçiliğin “proto-faşist” örneklerinin inşa edilmesine aracı oldu. Mussolini’nin Roma’ya yürüyüşü ve Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte Avrupa milliyetçiliği artık olgunlaşmıştı. İtalya ve Almanya gibi etkin ülkelerde iktidara gelen milliyetçilik - doğal olarak - Avrupa’nın geri kalanındaki milliyetçi yapıların düşünce atlasını da nüfuzu altına aldı.
Entelektüel referans noktalarının ışığında Avrupa milliyetçiliğinin temel ilkelerine göre milliyetçilikle idare edilmeyen her devlet, muayyen nizamıyla (parlamenter demokrasi, özgür seçimler vb.) birlikte şiddet yoluyla yıkılmalı, toplumlar ırk planında homojenleştirilmeli, ulusal birliği tehdit eden politik hizipleşmeler (partiler vb.) yasaklanmalı, “yeni insan” tasavvuruyla uyumlu olarak yeni kurulacak devlet halk kütlelerini 1789 yılının miras bıraktığı liberal değerlere karşı terbiye etmeliydi.
Avrupa’da bu milliyetçilik formatı minimal birtakım değişikliklere karşın 11 Eylül saldırılarına kadar baki kaldı. Bu düzlemde 1999’da Avusturya’da Haider ve 2002’de Fransa’da Jean-Marne Le Pen’in seçim başarılarıyla yükselişe geçen Avrupa milliyetçiliği, 11 Eylül paradigmasıyla birlikte kabuk değiştirmeye başladı.

Milliyetçilik mi, sağ popülizm mi?
Kabuk değişimi Salvini, Marine Le Pen ve Wilders gibi yeni nesil siyasetçilerin zuhuruyla desteklendi. Yeni nesil, eski tüfek milliyetçiler gibi ebedi muhalefete, şeytanlaştırılmaya mahkûm edilmeyi reddetti. Bu vesileyle “tarihin iblislerinden” kurtulmak için yeni paradigmayla uyumlu bir atılım başlatıldı. Şiddet bir yol değildi, eleştirilmeliydi. Parlamenter demokrasi artık sorun teşkil etmeyecekti. Özgür seçimleri eleştirmek şöyle dursun, referandum kurumuyla sandık artık meşruiyetin temel dayanağı olacaktı. Düşman artık Yahudiler değil, İslam dini ve Müslümanlardı. Göç bir bütün halinde değil, göçmenin dini inanışına ve etnik aidiyetine göre kategorize edilmeliydi. Kısacası “milliyetçilik” terk edilmeliydi. Yeni dönemin kilidini ise “sağ popülizm” açacaktı.
“Aşırı milliyetçilik” diye bir şey yoktur, “Avrupa milliyetçiliği” vardır. Avrupa’da bugün yükselen ise milliyetçilik değil, sağ popülizmdir. Son dönemlerde Türk milliyetçiliğini de Avrupa milliyetçiliğiyle ve sağ popülizmle özdeşleştirmeye çalışanlar var. Oysa Türk milliyetçiliği/ulusculuğu tarihe; antiemperyalist bir tavırla devleti “yıkmak” için değil, “kurtarmak” için çıkmıştır. Yalnızca bu özellik dahi onu Avrupa milliyetçiliğinden ayırt etmeye yeter. Bu anlamda Türk milliyetçiliğine ırkçılık zehrini zerk etmek isteyen de onu tartışmaya açmak isteyen de Türkiye’ye aynı kötülüğü yapar.
Şekil, her zaman içeriğe denk değildir. Kavramları doğru anlamalı, doğru kullanmalıyız. Aksi takdirde dünyayı Türkiye’den okuyamaz ve kendi ayağımıza sıkarız.

Sinan BAYKENT / Siyaset Bilimci


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları