Olaylar Ve Görüşler

Siyasi iktidarın yol ayrımı - İsmail ÖZCAN

28 Temmuz 2020 Salı

Esas adı “Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan, ama 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açıldığı için “İstanbul Sözleşmesi” diye anılan bu sözleşme Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele”yi esas alan bir metin, bir belgedir. Bu sözleşme; din, ırk, renk, sınıf vb. hiçbir ayrım yapmaksızın sözleşmeyi imzalayan ülke kadınlarının kimlik, kişilik, eşitlik, insanlık haklarını korumak ve güvence altına almak amacıyla bu konuda tarih boyunca hazırlanmış en kapsamlı ve en uygar hukuksal belgedir. Kadına yönelik her türlü zulmü, şiddeti ve saldırıyı önlemeyi ve bunların faillerini ödünsüz bir şekilde cezalandırmayı amaçlayan bu sözleşmenin benzeri bir belge daha önce hiç görülmemiştir. Bu sözleşme, tüm dünya kadınlarının şiddet ve tacizlerden korunması için de çok ciddi uyarılar ve atıflar içermektedir.

GERİCİ TEPKİLER

Türkiye bu sözleşmeyi imzaya açıldığı 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzalamış, 14 Mart 2012’de onaylamış, 1 Ağustos 2014’te de yürürlüğe koymuştur.

Bu sözleşmeyi kabul edip yürürlüğe koyması, AK Parti’nin 18 yıllık iktidarı boyunca hukuki alanda yaptığı en medeni, en ilerici ve en insancıl icraattır. Uygar dünya ile aradaki mesafeyi kapatma bakımından bir dönem art arda çıkarılan AB uyum yasalarından bile daha önemlidir.

Böyle bir sözleşme, dünyada en fazla bedensel, ruhsal ve cinsel şiddet ve istismara uğrayan Türk kadını için bir kurtuluş ve güvenli bir sığınak olarak memnuniyetle karşılanması gerekirken tam tersi olmuştur. Bu belge, imzalandığı ve yürürlüğe konulduğu tarihlerden itibaren dindar/muhafazakâr kesimlerin hedefi olmuş; uygulanmasından sonraki dönemde evlilik kurumunda yaşanan her türlü olumsuzluğun sebebi olarak görülmüştür.

Özellikle dindar/muhafazakâr kesimin erkekleri, evlilik hayatlarında yaşadıkları sorunlardan; ayrılmalarda, boşanmalarda, nafaka belirlenmesinde ve çocuklar üzerindeki haklarda kadın lehine sonuçlanan yargı süreçlerinden hep bu sözleşmeyi sorumlu tutmuşlardır. Bu kesim içindeki daha sofu kişi ve gruplar ise bu sözleşmede kadınlara verilen hak ve özgürlüklerin dini hükümler ve geleneklerle uyuşmadığı, örtüşmediği gerekçesiyle sözleşmeye karşı çıktılar. Bütün bir dindar/muhafazakâr camianın sözleşmeye toptan cephe almasının temel gerekçesi ise bu sözleşmenin bireylere cinsellikte doğal eğilimlerine göre davranma özgürlüğü tanımış olması, LGBTİ diye tanımlanan insanların yönelimlerini meşrulaştırmasıdır.

KORUYUCU VE KOLLAYICI

Oysa “İstanbul Sözleşmesi”, cinsel eğilim ve davranışları geniş kesimlerce gayrimeşru görülen kişi ve grupların bu eğilim ve davranışlarını meşrulaştırıyorsa da esas amacı, özü ve ruhu itibarıyla günümüzün hemen her toplumunda cinsiyetçi ayrımcılığa, ikinci sınıflığa, dışlanmaya uğrayan kadın soyunu kendisine yönelik her türlü tehlike ve tehditten korumak, kollamaktır. Önce de ifade ettiğimiz üzere hemen her toplumda yüzyıllarca kadınlardan esirgenmiş olan kişilik, eşitlik, özgürlük gibi haklarını en kapsamlı şekilde tanımak ve toplumların bunlarla ilgili her türlü düzenlemeyi yapmasını sağlamaktır.

Ülkemizde bu sözleşmeye karşı çıkan dindar/muhafazakârlar ve onların STK’leri sözleşmenin bu kapsamlı amacını hiç göz önüne almamışlar; sadece cinsel eğilimleri farklı olanlara özgürlük tanıyan maddelerine, dinsel buyruklarla çelişen esaslarına takılıp kalmışlardır. Yine bu sözleşme karşıtı camianın bir böm erkeği de maçolukları sebebiyle kadınlara tanınan hakları ve özgürlükleri fazla bulmuşlardır. Bu yüzden ilk günlerde gizliden, ilerleyen zamanda açıktan Türkiye’nin bu sözleşmeden imzasını çekmesini, bütünüyle yürürlükten kaldırılmasını istemeye ve bu maksatla iktidarı sıkıştırmaya başlamışlardır.

Siyasal iktidar bugün bu konuda bir yol ayrımına gelmiş bulunmaktadır. Ya sözleşmeden çekilerek dindar/muhafazakâr camiayı ve onların oluşturduğu STK’leri memnun edecek; ya da sözleşmeye sadık kalarak onunla güvence altına alınmış Türk kadınının kimlik, kişilik, eşitlik, özgürlük haklarını koruyacaktır.


Yazarın Son Yazıları