Olaylar Ve Görüşler

Son yıllarda eksenimiz kaydı: Ortadoğululaştık!

11 Ocak 2020 Cumartesi

Av. Ece Güner Toprak

Son yıllarda, her alanda yönümüzü gelişmiş ülkelerden ziyade, “insani gelişmişlik” sıralamalarında bizden çok gerilerde olan ülkelere çevirdik. Suriye politikamız ve oluşan olağanüstü boyuttaki göç ile, hiçbir şart aranmadan para karşılığı vatandaşlık vermemiz ile, Kanal İstanbul’un pazarlandığı hedef kitle ile ve özellikle de Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin (Suriye, Mısır, Libya vb.) iç meselelerinde açıkça “taraf” tutmamız ile ülke yönetimi son birkaç yıldır Ortadoğululaşma gayretinde oldu ve bunu (maalesef) “başardı”! 

Son yıllarda, dış politikada karar alırken “o ülkenin vatandaşı” gibi düşünerek karar alındı, o kararların çoğu, ülkemizin menfaatına hiçbir unsur taşımıyordu. 

Son ABD-İran geriliminin de gösterdiği üzere, Ortadoğu’da kartlar yeniden dağılacak, güç savaşları ve müzakereleri tekrar canlanacaktır. Büyük bir gayret ile gittikçe Ortadoğu’nun bir “parçası” olmak ülkemizin lehine olabilir mi? Bu yangının içinde gerçekten yer almak istiyor muyuz? Kanaatimce cevap hayır olmalı. Yönümüz, ait olduğumuz yer, Avrupa kalmalı; ancak özel konumumuz sayesinde Balkanlar, Orta Asya ve Ortadoğu’da “taraflar üstü” etkin bir rol oynayabiliriz. 

Bizi özel yapanı unuttuk 

Biliyorum, ülkemizin sadece bir kısmı coğrafi olarak Avrupa’da (ancak GSYH ve nüfus olarak çok ciddi bir kısmı), bir kısmı ise Asya’da. Bir kere şunu not edelim: Ülkemizin hiçbir kısmı Ortadoğu’da değildir. 

Evet, “sui generis” (şahsına münhasır) bir konumdayız. Ne tam Avrupalı ne tam Asyalıyız. Bu da esasında bizim en büyük özelliğimiz, doğru kullanılırsa en büyük şansımızdır. Bir dönem, bu “köprü”, “kavşak” konumumuzu güzel analiz edip kullanmaya başlamıştık. Örneğin Avrupalı şirketler ile Türk Cumhuriyetlerine atılımlar başlamıştı, çoğu küresel grup, merkezini bu amaçla İstanbul’da kuruyordu, Türk’ler ile ortak bölgesel yatırımlar başlamıştı. Hızla gelişen Asya’da aktif olmanın önemini yeterince anlayamadık. Akdeniz ve Balkanlar, diğer çok önemli ve ülkemiz için potansiyel taşıyan bölgelerdi, yeteri kadar değerlendiremedik. Akdeniz’de yalnız kaldık; birçok cephede diplomatik mücadele yürütmeliydik. Hem kıyıdaş ülkelerle (Mısır, İsrail, Suriye, Libya) Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmaları müzakere etmeliydik, hem de uluslararası deniz hukuku uygulamasında, kıta sahanlığına orantılılık ve hakça paylaşım tezlerini birçok mecrada süreklilik ile savunmalıydık. (Adaların fazlasıyla lehine uygulamalar ülkemiz için önemli sorunların kaynağı.) 

Ancak son yıllarda tüm bu fikirleri tamamen unuttuk, tek hedefimiz (ait olmadığımız) Ortadoğu oldu. 

Yönümüz Avrupa olmalı 

“Şahsına münhasır” olmamıza rağmen, Cumhuriyetimizin açık ve bilinçli seçimidir, Avrupa ile aynı temel değerleri paylaşan bir Cumhuriyet kurulmuştur. Yaşantımızı düzenleyen tüm temel yasalar Avrupa’dan alınmıştır. Temel yönetim ilkelerimiz de aynı şekilde; demokratik parlamenter Cumhuriyet sistemi, sosyal devlet ve laiklik. Yaklaşık 70 yıldır NATO üyesiyiz, 60 yıldır Avrupa ile yoğun bağlar oluşturduk. (Ankara Anlaşması, Gümrük Birliği, AB üyeliği müzakere süreci, AB müktesebatının mevzuatımıza dahil edilmesi süreci) Bu iki “ülkeler kulübü” de (bazı hatalarına rağmen) ilkesel olarak demokrasiye önem verdiklerinden doğru yerdeyiz. 

Avrupa ile yoğun bağlar, ekonomi (yatırımlar, finansman, ihracat) ve insan ilişkileri (turizm) ile iyice güçlenmiştir. Son 20 yılda ülkemize gelen (iş ve aş yaratan) yatırımların yüzde 75’i Avrupa’dan gelmiştir. Gelen sermaye yatırımları, 2005’te AB müzakerelerinin başlamasıyla 10 misli artmıştır, yılda 20 milyar dolarlara çıkmıştır. (Şimdi “başkanlık sistemi” ile 5 milyar dolarlara düşmüştür.) İhracatımızın neredeyse yarısı Avrupa’ya, turizm gelirlerimizin yaklaşık yarısı Avrupa’dandır. Özetle, ekonomimiz Avrupalı bir ekonomidir.

Ortalama kişi başı gelirimiz uzun yıllar 3 bin dolarlar seviyesinde tıkanıp 12 bin 500 dolarlara çıktıysa bunda en büyük pay Avrupa ile güçlenen ekonomik bağlarımız olmuştur. Bu hususu idrak etmedikçe ekonomimizi de kalıcı olarak düzeltemeyiz, 7 milyon işsizimize iş yaratamayız! (Bu arada “Başkanlık” ve AB ile ilişkilerin soğuması ile kişi başı gelir azalmaya başlamıştır ve şu an 9 binlere düşmüştür.) 

Yeniden yumuşak güç

Şimdi ise Avrupa ile bağlarımız derin dondurucuda... Tabii bu noktaya gelmemizde Avrupa’nın çok büyük payı var, büyük hataları var. Burada ayrıntılı anlatmaya yerim yok. 2005 sonrası süreç samimiyetsiz başladı (Adaya adil çözüm bulunmadan GKRY’nin üye yapılması AB’nin ilk büyük hatasıydı.) Ancak Türkiye’nin de son yıllarda hataları çok oldu. Avrupa ile ilişkiler, “iç politika malzemesi” yapıldı, birkaç fazla oy için Avrupa’nın kilit tüm ülkeleri ile ilişkilerimiz gerildi. Güven kaybolunca kolay geri gelmiyor. Şimdi örneğin Doğu Akdeniz’de haklı tezlerimize destek verecek ülke bulamıyoruz. 

“Yumuşak gücümüzü” kaybettik! Yumuşak güç tanımım şöyledir: “ilham vererek uluslararası alanda güçlü bir oyuncu olmak”.  “Yumuşak” güç, askeri güç kullanmadan, başka ülkelerin iç işlerine karışmadan güçlü bir oyuncu olabilmektir. Güçlü oyuncu olmayı da, milletimiz için uluslararası saygınlığa ve ekonomik kazanca dönüştürmek gerekir. Bir zamanlar “rol model” bir ülke olarak gösteriliyorduk, bu hususu birçok uluslararası toplantıda, birçok konferansta bire bir tecrübe ettim. Şimdi kimsenin adını duymak istemediği ülke muamelesi görüyoruz. “Yumuşak Gücümüzü” tekrar kazanmak için, ilham verebilmek için, dört konuda acil adım atmalıyız: 

Öncelikli adımlar

1-İlham Veren Çağdaş Bir Demokrasi ve Hukuk Devleti Olmalıyız: Demokratik, tercihen parlamenter, bir anayasaya dönmeden bunu başarmak mümkün değildir. Mevcut anayasa ile imkânsızdır. Bu ilk adımı attıktan sonra elbette eğitimden yargıya, kadın haklarından AR-GE’ye, ilham veren ülke olmak için, birçok adımın atılması gerekecektir. 

2-Saygın ve Etkin Taraflar Üstü Konumumuzu Tekrar Kazanmalıyız: Bölgesel gücümüz “etkin tarafsızlık” temelinde oluşmalı. Burada hedef, pasif olmak içine kapanmak değildir; taraflar üstü saygın ve “şahsına münhasır” konumumuz sayesinde yeri geldiğinde hakemliğine, arabuluculuğuna, görüşlerine müracaat edilen ülke olmaktır. Tüm taraflar ile uzman kadrolar ile güçlü ve akıllı diplomasi yürütmektir, Balkanlar’da, Orta Asya/Türk Cumhuriyetlerinde, hatta Ortadoğu’da (ancak “etkin tarafsızlıktan” çıkmayarak!). 

3-Tüm Ülkelerle İlişkilerimize Sadece Türkiye’nin Menfaatı Açısından Bakmalıyız: İlkesel olarak, bir ülkenin iç meseleleri bizi ilgilendirmemeli. Eğer büyük bir insani dram yaşanıyorsa Birleşmiş Milletler nezdinde diplomasi ile çaba gösterebiliriz, o kadar. Sadece Türkiye’nin menfaatını düşünmeliyiz. 

4-Ortadoğu Değil, Avrupa Çıpamız Olmalı: Akıllı diplomasi ile (liyakat temelli diplomatik kadrolar ile) Avrupa ile ilişkilerimizi hızla onarmalıyız. Ülkemizin menfaatlarını ve haklı tezlerimizi (örneğin terörle mücadelemizi) çok daha iyi anlatmalıyız! Avrupa ile ilişkilerimizin onarılması, ekonomimiz için de en önemli çıkış yoludur. Sonuçta üye olsak da olmasak da, ekonomimiz Avrupalı bir ekonomi ve her açıdan (mevzuat, ticaret) bağların güçlenmesi, yakınlaşması ülkemizin refahı ve gelişimi için elzemdir. Avrupa için yine Balkanlar’da, Ortaasya’da ve hatta Ortadoğu’da vazgeçilmez bir ortak olabiliriz, bölgesel işbirlikleri yapabiliriz. O zaman bakalım Doğu Akdeniz’de biz olmadan harita çizilebilir mi... Hukuk devleti, sosyal devlet, vatandaşların hakları için (tüketici haklarımız bile AB müktesebatından geldi, unutmayalım) en doğru çıpadır. Avrupa, insanlarımıza “daha iyi bir hayat için” etrafımıza baktığımızda - tüm hataları ve eksikleri ile - yine de en doğru çıpadır. Çıpamız, bölgemiz, yerimiz Ortadoğu olamaz, olmamalı; hele bir büyük yangın başlamak üzereyken... 



Yazarın Son Yazıları