Türkiye konut krizini nasıl aşar? - Dr. Buğra GÖKÇE
Olaylar Ve Görüşler
Son Köşe Yazıları

Türkiye konut krizini nasıl aşar? - Dr. Buğra GÖKÇE

09.01.2023 05:00
Güncellenme:
Takip Et:

Türkiye’de hak ve yükümlülük sahibi vatandaşsak; bir anayasamız varsa, o anayasanın şemsiyesi altında yaşamımızı sürdürebiliyorsak, kimsenin kulu veya kölesi değilsek, onur sahibi insan olarak kendi hayatımızı kendi irademizle yönetebiliyorsak, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyerek mücadele edenleri hatırlamak zorundayız. Bu haklar kolay elde edilmedi. Bu haklara sahip çıkmak da hepimizin kendimize ve gelecek nesillere karşı görevi.

(Buğra Gökçe)

KONUT HAKKI İHSAN DEĞİLDİR, ANAYASANIN DEVLETE YÜKLEDİĞİ ÖDEVDİR

İşte bize böyle görevler yükleyen ve büyük mücadelelerle elde edilmiş haklarla dolu Anayasamızın önemli bir maddesi var. Başlığı “Konut Hakkı.” Şöyle yazıyor: “Devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler.” Bu devlete sorumluluk yükleyen bir hak. Şehirlerin özellikleri ve çevre şartlarını gözeterek bir planlama yapmak, konut ihtiyacını karşılamak devletin görevi.  Yani kamu organları tarafından yürütülen konut projeleri, hangi isim altında olursa olsun, bir ihsan değildir, şu ya da bu siyasetçinin topluma hediyesi değildir, anayasada yer alan bir ödevin yerine getirilmesidir.  Konuya, şükran duygusuyla değil, devletin sahibi olan vatandaşlar olarak bu ödevin ne derece yerine getirildiğini denetleyen vatandaş sorumluluğuyla yaklaşmamız gerekir.  Hükümetler vatandaştan aldıkları vergiler ve diğer kaynaklarla konut ihtiyacını karşılayacak yatırımları yapmak, temel bir insan hakkı olan barınma hakkını koruyacak adımları atmak zorundadır.

#BARINAMIYORUZ

Karşı karşıya olduğumuz soru şu: Bugün Türkiye’de insanlar konut hakkını kullanabiliyor mu? Sağlıklı, nitelikli, güvenli konutlara erişebiliyor muyuz? Sosyal devletin içsel olarak koruması gereken barınma hakkımız -gerçekten- korunuyor mu yoksa gençlerin “Barınamıyoruz” feryadı yaşadığımız durumu daha mı yerinde ifade ediyor?

Önce veri. TÜİK Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’na göre 2002 yılında konut sahipliği oranı yüzde 73 düzeyindeydi.  Bu oran günümüzde yüzde 55,5 düzeyine geriledi.  Dikkatli okuyucularımız için hemen bir noktayı hatırlatmak istiyorum. TÜİK araştırmalarında yalnızca ikamet edilen evin mülkiyeti soruluyor. Başka bir mahalde ev sahip olup olunmadığı sorulmuyor.  Dolayısıyla konut sahibi olup kirada oturanlar yukarıda bulunan verilerde yer almıyor. Bu yüzden 2002 yılında konut sahipliği oranının biraz daha yukarıda olduğunu söylemek yersiz olmaz. Anayasa’nın 57’inci maddesi ne diyordu? Planlama. Başka? “Konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri almak.” Bu hükümete konut hakkını korumak için hükümete yüklenen pozitif bir yükümlülük. Türkiye’de en son bina sayımı 2000 yılında yapıldı. O yıl tespit edilen bina sayısı 7 milyon 838 bin 675 oldu. 22 yıldır sayım yapılmıyor. Tahminlere göre 12 milyon bina var. Aynı dönemde nüfusumuz 67 milyondan 84 milyona ulaştı, 10 milyona yakın sığınmacı ve yabancı şahsın da Türkiye’ye yerleşmesiyle toplam yaşayan sayısı da 94 milyon seviyelerine çıktı. Böyle bir artışın gerektirdiği planların yapılmadığını, özellikle büyük şehirlerde yaşanan konut arzının yetersiz olduğunu, enflasyonun çok üstünde artan konut fiyat endeksinden takip edebiliriz. Anayasamıza göre konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri almak kamunun görevidir, tek başına özel sektöre bu durum bırakılamaz, konut piyasasını bu çerçevede ele alan bütüncül adımların atılmadığını söylemek mümkün.

(Buğra Gökçe)

Ancak konu burada bitmiyor. Bir de gelir eşitsizliği boyutu var. Ele alınan dönemde özellikle düşük ve orta gelir gruplarının alım gücü gittikçe düştü. Kentleşme, konut ve eşitsizlik üstüne çalışmalar yürüten K. Murat Güney’in hesaplamalarına göre Türkiye’de düşük gelirli hanelerin konut sahipliği oranında dikkat etmemiz gereken bir düşüş var. 2006’da yoksul hanelerin yüzde 59,3’ü konut sahibiyken 2021’de bu oran yüzde 49,4’e gerilemiş durumda. Betam tarafından yayınlanan güncel veriler ise bu oranın yüzde 46’ya kadar düştüğüne işaret ediyor. Şimdi basit bir matematik yapacağız. 2010 - 2022 dönemini ele alalım. Kıdem tazminatı tavanı 5,3 kat artarken konut fiyatları 10 - 12 kat artmış, emekli aylıkları ve memur maaşları 6,1 kat artarken konut fiyatları Türkiye genelinde 10,3, İstanbul’da 12 kat artmış. Mesela bir işçi emeklisi 2010 yılında 256 ayda (22 yıl) konut alabiliyorken 2022 yılına geldiğimizde konut almak için 452 ay (38 yıl) emekli aylığını harcaması gerekiyor. Ömrü yetmez.  

Neden - sonuç. Nüfus artışına oranlı olarak planlama yapılmaz, ihtiyaç analiz edilmezse sonuç böyle olur. Bir de arz - talep dengesi var. Düşük ve orta gelir grupların yaşam koşulları önemsenmez, onların ücretleri -yani emeğin değeri- tercih edilen makroekonomik politikaların zorunlu sonucu olan enflasyon karşısında her gün erirken -yani talep daralırken- arz kısmı aynı oranda gelişmezse insanlar da konut erişimine sahip olamaz. Bu denkleme bir de Türkiye’ye gelen sığınmacıları, parayla vatandaşlık satılmasını, bu yolla talep dengesinin genişletilmesini ekleyin. Gençler haklı. #Barınamıyoruz. Çünkü hükümet Anayasanın 57’inci maddesinde kendisine yüklenen görevi yerine getirmedi. Planlama yapmadı. Nüfus artışı, sığınmacıların talebi, parayla vatandaşlık satılmasının konut piyasasına baskısı hesaplanmadı. İhtiyaç karşılanmadı. Konut üretilmedi. Karnede kocaman bir sıfır var. 

İSTANBUL’DA BM “YAŞAMAYA ELVERİŞLİ KONUT” KRİTERLERİNE UYGUN KİRALIK KONUT İLANI ARTIK BULUNAMIYOR!

Şimdi ikinci kısım. Barınabilenler, bir konut sahibi olanlar veya konutlarda kiracı olarak yaşayanlar nasıl konutlarda yaşıyor? Bu konutlar sağlıklı mı, güvenli mi, yaşanabilir kriterlere uygun mu? Esas alacağımız ölçüt BM'nin 'yaşamaya elverişli konut' tanımı. BM’ye göre “yaşamaya elverişli konut” kapsayıcılığı ve erişimi öne koyan 7 kriterle  belirleniyor. Yaklaşık 2 ay önce İstanbul’da 83 bin 726 kiralık ilan içinde bu kritere uygun sadece 6 konut vardı. Bugün kiralık ilan sayısı 32 989, ancak bu kriterlere uygun konut ilanı artık mevcut değil. 

Neden?  Çünkü arz - talep dengesindeki dengesizlik insanların insanca yaşam kriterine uygun konut erişimine engel oluyor. Bir neden daha var. Yapı stoğumuz da 1999 depreminden sonra olması gerektiği gibi yenilenmedi. Türkiye genelinde yaklaşık 12 Milyon bina var,  ikamet amaçlı üretilmiş yaklaşık 40,2 Milyon bağımsız birim bulunuyor. İstanbul’da kamu, işyeri, mesken ve boş olmak üzere toplamda yaklaşık 1,2 milyon bina var. Yapım yılı 2000 ve öncesine ait bina sayısı 817 bin adedi aşıyor, İstanbul’daki yapı stoğumuzun yüzde 70,2’si 2000 yılı öncesinde yapılan yapılardan oluşuyor.  

İstanbul'daki binalardan alınan karot örneklerinin incelendiği  laboratuvarda 2000 yılından önce yapılan binalarda tahta ve deniz kabuğuna rastlandı.   Bu binaların yaklaşık yarısı depreme karşı güvenli değil. Herkesin ilk aklına gelmesi gereken şeyi bir kez daha ifade edelim. Ne yazık ki birçok vatandaşımız bir binada değil bir tabutta yaşıyor. Yapı stoğumuzun uluslararası kriterlere uygun olarak sağlıklı, nitelikli, güvenli, erişebilir maliyetlerde yenilenmesine ihtiyacımız var.

(Buğra Gökçe)

NE YAPMALI?

Peki ne yapmalı? İstanbul’da önümüzdeki 30 yıl içinde birkaç senaryo üzerinden konut ihtiyacının ne olduğunu çalıştık. Birinci senaryomuzda iki koşul var. Dengeli demografik hareketler olacak ve deprem gerçekleşmeyecek varsayımı. Bu halde 2050 yılına kadar 3,7 milyon yeni konuta ihtiyacımız var. Yani ihtiyaç yılda 124 bin konut. Eğer İstanbul’da göç ve sığınmacı dinamikleri devam eder ve deprem yine gerçekleşmezse sadece İstanbul’un 7,1 milyon ilave yeni konuta ihtiyacı olacak. 1,6 milyon konut da yenilenmek zorunda. Bu halde yılda en az 234 bin ilave konut arzına ihtiyaç var. Peki ne yapıldı? TOKİ’nin İstanbul’da son 20 yılda geliştirdiği konut sayısı 85 bin, bunların 60 bin kadarı da sosyal konut. 20 yılda.  Yeni açıklanan programda ise İstanbul’da TOKİ’nin iki yılda 50 bin konut yapacağı ifade ediliyor. Bunu da ağırlıklı olarak Kanal İstanbul güzergâhında yapacağı anlaşılıyor. Yani toplumsal kaynaklar konut ihtiyacına uygun sosyal konut üretmek yerine İstanbul için büyük tehlikeler doğuracak bir projenin altyapısı için harcanıyor.

İstanbul’da TOKİ kadar etkin bir diğer kurum Emlak GYO. Kurum, sosyal konut üretmek yerine piyasa aktörleri ile birlikte İstanbul’da gelir ve kaynak geliştirmeye dönük orta üst ve lüks konut projeleri geliştirdi. Emlak GYO’nun, İstanbul’da 16 adet gecekondu önleme bölgesinde, 12 adet Askeri alanda, 7 afet riskli alanda ve Fikirtepe Kentsel Dönüşüm Alanında toplamda 64 bin orta-üst ve lüks konut geliştirdiğini tespit ediyoruz. Bu konuda bir resmi açıklama yok.   Oysa bu alanlarda İstanbul halkına ucuz konutlar, kiralık konutlar ve sosyal konutlar yapılması gerekirdi.  İhtiyaç ortada, rakamlar ortada. Peki kaynak var mı? İstanbul’da 100 m2 ortalama bir konutun üretim maliyeti 1 milyon lira. Şimdi herkesi hesaba kitaba davet ediyorum, Belediye Başkanımız Sayın Ekrem İmamoğlu yaklaşık 3 ay önce bir açıklama yaptı, diyor ki: “Uzmanlarımızla birlikte oturduk ve bu yasa çerçevesinde, İstanbul’un arazilerine ne olmuş diye incelemeye başladık. Gördük ki; 130 proje, 78 donatı alanı ve tam 7 orman alanından 85 milyar dolar gibi inanılmaz bir rant elde edilmiş. Ne yazık ki; kamu arazileri, kamu kaynakları depremle mücadele için harcanmadı. Özel yasalar kullanılarak, ya satıldı ya da imara açıldı. Oysa ki, kamu arazileri yasalarla güvence altına alınarak, İstanbul’un deprem toplanma alanları, yeni sosyal konut alanları ve çürük yapı stokunun yenilenmesi için kullanılabilirdi.”

85 milyar dolar. Yalnızca bu 130 projeden elde edilen gelirle İstanbul’a 1 milyon 564 bin konut kazandırılabilirdi. 5 milyon 161 bin 200 vatandaşımız şu an güvenli, nitelikli, yaşanabilir konutlarda hayatını sürdürüyor oluyordu. Bu bir tercih meselesi. Bizim tercihimiz de çok açık, çok belli. Türkiye ve İstanbul için Anayasaya, hukuka, ahlaka uygun bir yönetim zihniyetine ihtiyacımız var. Önerimiz de belli. Yerel yönetimle merkezi yönetim eşgüdüm içerisinde halkın önceliklerini birinci sıraya koyan, Anayasanın dikte ettiği ödevleri yerine getiren bir hareket tarzı. Yaşanan konut krizinin de çözümü kamunun tüm gücünü yansıtan, halkın genel çıkarlarını öne koyan, barınmaya bir ayrıcalık değil bir hak gözüyle bakan anlayıştır. Lüks konutlar yapmak yerine, deprem ve diğere afetlere karşı en riskli yapıları dönüştürerek çok daha geniş bir alanda vatandaşların can ve mal güvenliğini sağlamak, kamu idarelerinin gözeteceği temel ilkedir.

Bu nedenle, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), şehir genelinde 318 adet binanın her an yıkılabilecek kadar yüksek risk taşıdığını tespit etti. Bu binalarda yaşayan yaklaşık 3100 hanede 10 bin 320 kişinin güvenli konutlara erişimini sağlamak için çalışmaya başladık.  Özellikle dar gelirlilerin İstanbul’da giderek ağırlaşan geçim koşullarını gözeterek önemli bir teklif sunduk. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın mevcut kira yardımı 1500 TL iken, İBB bunun 3 katı kadar, 4500 TL kira yardımı uygulaması için gereken süreci başlattı. Üstelik teklifimizle bu kira yardımının sadece ev sahibine değil o konutta oturana da yapılması önerildi. Teklifimizin büyük bir hızla hayata geçmesini bekliyoruz.

Türkiye elindeki kaynaklarla, potansiyeli ve gücüyle 2030 yılına kadar İstanbul’da ve sonra Türkiye’nin tamamında konut krizini çözebilir. Dünyanın her tarafında yetkinliğini ispat etmiş emekçilerimiz, müteahhitlerimiz, iş insanlarımız var. Ayrıcalıklı imar planı değişiklikleri ve emsal artışları ile rant yaratmadan sosyal konut projelerini finanse edebiliriz. Kamuyu zarara uğratmadan, vatandaşın parasını akılcı bir şekilde kullanarak yine vatandaşa konut arzı sunabilecek planlama yeteneğimiz de mevcut. Türkiye büyük bir ülke. Vatandaşlarımıza kendi maaşlarıyla satın alabilecekleri konutlar sunabiliriz. Planlı, düzenli, yaşamaya elverişli şehirlerde yaşayıp, huzur içerisinde hayatımızı sürdürebiliriz. Bulgaristan gibi bir ülke konut sahipliği oranında yüzde 84, Polonya yüzde 86, Macaristan yüzde 91, Romanya yüzde 96 oranını yakalıyorsa, Türkiye bu oranları rahatlıkla yakalayacak güce sahiptir.  

Anayasamızda yer alan haklara bir günde kavuşmadık. O hakları korumak için de yeterli güce ve imkana sahibiz. İhtiyacımız irade. Nitelikli, sağlıklı, güvenli konutlara sahibiz demek istiyorsak, evet yapabiliriz. Konut bir kriz değildir. Bu kriz tercihlerin sonucudur. Şehircilik profesörü ve bu alanda kuram geliştiren hocaların hocası Prof.Dr. İlhan Tekeli’nin belirttiği gibi “İnsanların yaşamlarında kendilerini güvende hissetmeleri için konut sorununun çözülmüş olması gerekir.” Altını çizerek söylemek istiyorum herkesin kendini güvende hissedeceği başka bir Türkiye mümkün. İnsanca yaşamak bir lüks değil, ortak tercihlerimizin neticesidir. Yapabiliriz.

DR. BUĞRA GÖKÇE

Y. ŞEHİR PLANCISI

İBB GENEL SEKRETER YARDIMCISI

Yazarın Son Yazıları

İnsanı insan yapan değer - Dr. Hüseyin Özkahraman

İnsan, yalnızca biyolojik bir varlık değildir; anlamını ve kimliğini toplumsal ilişkiler içinde inşa eden sosyal bir öznedir.

Devamını Oku
19.01.2026
Kayıtsızlığın vasatlığı - Av. Selin Bakan

Modern dünyanın siyasal dili uzun süredir aynı telkini fısıldıyor: Mesafeli ol. Tarafsız kal. Dünyayla arana güvenli bir çizgi çek.

Devamını Oku
19.01.2026
En kolay sömürülen işçi - Prof. Dr. Çağatay Güler

Belki genelden başlamak daha uygun olacak: Uluslararası kaynaklara göre 1 milyardan fazla insan çatışma, şiddet ve kırılganlıktan etkilenen ülkelerde yaşıyor. Her yıl milyonlarca insan da afetlerden etkileniyor.

Devamını Oku
19.01.2026
Mektup (Kafka’ya) - Buğra Gökce

10 aydır mektup yazmak, yanıtlamak ve hatta mektup beklemek en önemli direnç ve yaşama bağlanma biçimi oldu adeta benim için.

Devamını Oku
17.01.2026
Karne kimin aynası? - HAMZA KİYE

2025-2026 eğitim öğretim yılında birinci dönem bitti, karneler dağıtılıyor.

Devamını Oku
16.01.2026
Bir çınar daha sonsuzluğa göçtü - MUSTAFA GAZALCI

Doğa yasası gereği, yüreklerimizi yaksa bile Köy Enstitülü çınarlar bir bir ayrılıyor aramızdan.

Devamını Oku
16.01.2026
Devrim Kanunları’ndan yeni müfredata

Bir eğitim-öğretim yılının daha birinci yarıyılı sona ererken Türkiye’de eğitim sistemi pedagojik ve toplumsal açıdan ciddi tartışmaların odağında yer almaya devam etmektedir.

Devamını Oku
15.01.2026
Nâzım Hikmet 124 yaşında

Cumhuriyet gazetesinin 30 Mart 1950 tarihli birinci sayfasında, “Bursa Cezaevi’nde Mahkûmlarla Konuşma” başlıklı röportaj yayımlandı.

Devamını Oku
15.01.2026
Öfke ekonomisi - Mehmet Utku Şentürk

Oxford Sözlüğü’nün 2025 yılı için seçtiği kelime “rage bait” yani “öfke tuzağı” idi.

Devamını Oku
14.01.2026
Bütün ülkelerin hukukçuları birleşin! - Ziya Yergök

Dünyanın ve ülkemizin içinden geçtiği süreç adeta hukuksuzluklar sürecine döndü.

Devamını Oku
14.01.2026
Eşsiz bir yurtsever: Rauf Denktaş - Doç. Dr. İhsan Tayhani

Henüz 18-19 yaşlarında bir genç olarak Kıbrıs Türkünün özgürlük savaşımına omuz vermeye başlayan ve 88 yıllık yaşamının büyük bölümünü söz konusu savaşıma adayan Rauf Raif Denktaş, salt özverili bir dava adamı değil, omuzladığı savaşımı, bir devlet kurarak taçlandırmış olan çok yönlü bir liderdir.

Devamını Oku
13.01.2026
Roma yanılgısı ve İran - Prof. Dr. Cengiz Kuday

Mesleğim gereği Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenlenen birçok bilimsel toplantıya katıldım.

Devamını Oku
13.01.2026
MESEM ve çocuk işçiliği - Özgür Hüseyin Akış

Sanayi Devrimi’yle birlikte çocuk emeği üretim sürecinde ciddi bir biçimde yer almıştır.

Devamını Oku
12.01.2026
Emperyalizm, Venezuela ve demokrasi - Doğan Ergenç

3 Ocak 2026 günü ABD, Venezuela’ya saldırdı ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşini kaçırıp New York’a getirdi.

Devamını Oku
12.01.2026
Gündelik distopya ve umudumuz - Olcay Bağır

Distopyaların ilki olmasa da en meşhuru Aldous Huxley’in 1932’de basılan Cesur Yeni Dünya romanıdır.

Devamını Oku
10.01.2026
‘Bir bilen’ - Kadir Serkan Selçuk

Türkiye’de seçmen tercihleri, genel olarak sorgulayarak, araştırarak değil geleneksel-ailevi bağların, yakın çevrenin veya bir lidere duyulan hayranlığın etkisiyle yapılır.

Devamını Oku
10.01.2026
Bir haydut devletin resmi: ABD - Doğu Silahçoğlu

Dünya egemenliğine soyunan ABD; uluslararası hukuka aykırı bir anlayışla ve geçmişteki sabıkasına uygun olarak yeni yılın ilk sabahında Venezuela’da haydutluğa soyundu.

Devamını Oku
09.01.2026
Bitmeyen meşruiyet arayışı - Hande Orhon Özdağ

Erdoğan’ın ABD seyahati sırasında, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Trump’ın Erdoğan’a “ihtiyacı olanı” verdiğini söylemişti...

Devamını Oku
09.01.2026
Sermaye imparatorluğu - Kaan Eroğuz

Tüm dünya yeni yılı Amerikan emperyalizminin Venezüella’ya saldırısı ve devlet başkanı Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores’in bir savaş suçlusu gibi ABD’ye kaçırılması olayıyla karşıladı

Devamını Oku
08.01.2026
Yargı kısıntısı - Suna Türkoğlu

Anayasa Mahkemesi, 16.7.2010 tarihli E:2010/29 K:2010/90 sayılı kararında hukuk devletini “insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, anayasanın ve yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri bulunduğu bilincinde olan devlet” olarak tanımlamıştır.

Devamını Oku
08.01.2026
Venezüella’da ABD darbesi - Hikmet Sami Türk

3 Ocak 2025 sabaha doğru Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores, ABD Başkanı Donald Trump’ın emriyle ABD ordusunun özel görev birimi Delta Force timleri tarafından yataklarından alınarak kaçırıldı; ABD’ye yönelik uyuşturucu kaçakçılığı ve terörizm iddialarıyla yargılanmak üzere New York’a götürüldü.

Devamını Oku
07.01.2026
Liyakat, adalet, açılım: Türkiye masada... - Gani Aşık

“Vatanımız cennet, sofralarımız bereket ve idaremiz merhamet” sloganı ile iktidar olan intikamcı siyasal İslam; foyasının çıkması, yurttaşın bıkması ve devletin kokuşması ile 23 yıllık fetret döneminin sonuna gelmiş görünüyor.

Devamını Oku
07.01.2026
Türkiye 2026'dan ne bekliyor? - Necdet Adabağ

Ünlü İtalyan şair-yazarı Giacomo Leopardi “Takvim Satıcısı” adlı denemesinde bir yılbaşı öncesinde takvim satıcısına, gelecek yılın nasıl olacağını sorar, sorunun yanıtını beklemeden gelecek yılın yaşadıkları yıldan farklı olmayacağını; acı ve ıstırapların süreceğini, iç ağrılarının dinmeyeceğini söyler.

Devamını Oku
07.01.2026
Harita üzerinde mütalaa etmek - Nejat Eslen

Mustafa Kemal Atatürk, “Ben siyasi meseleleri de askeri vaziyetlerde olduğu gibi harita üzerinde mütalaa ederim” demiştir.

Devamını Oku
06.01.2026
Vicdanı altınla değil, hakikatle tartmak - Abdullah Dörtlemez

Atinalı Timon, Shakespeare’in kaleminde cömertliğiyle tanınan, dostlarına servetini açan ama karşılığında nankörlük ve ihanet gören bir karakterdir.

Devamını Oku
06.01.2026
Ayrıştırma mı, bütünlük mü? - Necdet Ersoy

Ülkemizde her düzeyde devlet görevlisi, siyasetçiler ve kanaat önderleri, söylemlerinde toplumun bir bütün olduğunu ifade etmek için yurdumuzdaki bütün etnik grupların isimlerini sayıp sonra da “Biz hepimiz kardeşiz” gibi birlik ifade eden bir söylemi kullanmaktadırlar.

Devamını Oku
04.01.2026
Sahipsiz hayvanlar ve ‘tek sağlık’ - Ülgen Zeki Ok

İnsan sağlığını korumakla birlikte hayvan ve çevre sağlığının da korunması gerektiğine temellenen “tek sağlık” anlayışı, farklı alanlarda, farklı düşünebilen beyinlerin uyum içinde çalışmalarının yarattığı sinerji ile hızla yayılıyor.

Devamını Oku
03.01.2026
Toplumsal çürüme ve mücadele - Coşkun Özdemir

Kaygılar içinde yaşadığımız koca bir yıl geçti.

Devamını Oku
03.01.2026
2026'da Türk ordusu - Cumhur Utku

Filmi geri saralım.

Devamını Oku
02.01.2026
Her şey bizim elimizde - Yüksel Işık

Doğanın yasası bu, bir yılı daha tarihteki yerine yolcu ediyoruz.

Devamını Oku
02.01.2026
Liyakat kurumu - Ülkü Sarıtaş

Türk Dil Kurumu sözlüğündeki tanıma göre, kökeni Arapça olan liyakat kelimesinin anlamı; bir kimsenin, kendisine iş verilmeye yeterlilik, uygunluk ve yaraşırlık durumunda olmasıdır.

Devamını Oku
01.01.2026
Mustafa Necati'yi düşünürken - Mustafa Gazalcı

Her yılbaşı geldiğinde gencecik yaşında talihsiz bir biçimde yitirdiğimiz Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’yi düşünürüm.

Devamını Oku
01.01.2026
Cumhuriyetin kurucu felsefesine dönüş - Basri Gürsoy

Türkiye bugün yalnızca bir iktidar değişimi tartışması yaşamamaktadır.

Devamını Oku
31.12.2025
Umut korkuyu yensin - Abdullah Yüksel

2025’in omuzlarımızda bıraktığı ağırlıkla giriyoruz yeni yıla.

Devamını Oku
31.12.2025
İyilik biriktirenlerin yolu - Serpil Güleçyüz

Yeni bir yıla, bin bir umutla merhaba derken tartışmaların dayatmaların gölgesinde, bizi biz yapan değerlerimizden ne kadar uzaklaştığımızı fark ediyoruz.

Devamını Oku
31.12.2025
Askeri hastanelerin yeniden açılması - Dr. Süleyman Kalman

Sıkça gündeme gelen askeri hastanelerin yeniden açılması yönündeki tartışmalar, yalnızca yönetsel bir düzenleme sorunu değil, görünüşte ani ama belki de “bile bile” yapılmış bir yanlıştan dönmenin ve silinmeye yeltenilmiş Cumhuriyetin sağlık belleği ile kurulan ilişkinin de bir göstergesidir.

Devamını Oku
30.12.2025
Barış üzerine bir deneme - Av. Ekrem Demiröz

Savaş kabadır, çirkindir ve acımasızdır.

Devamını Oku
30.12.2025
Yeni bir toplumsal yalnızlık - Dr. Alper Demir

Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasal gerilimler, derinleşen kutuplaşma ve kamusal alanın giderek daralması, artık yalnızca güncel siyasetin değil, toplumsal yapının kendisinin sorgulanmasını zorunlu kılıyor.

Devamını Oku
29.12.2025
Yıl biterken... - Erol Ertuğrul

23 yıldır Türkiye hak etmediği acıları yaşıyor.

Devamını Oku
28.12.2025
Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi: Kızılca Gün - Hüner Tuncer

Birinci Dünya Savaşı sonucunda Osmanlı topraklarını Avrupa devletleri arasında paylaştıran Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında, Mustafa Kemal’in öncelikli düşüncesi, “ulusal birlik” düşüncesiydi.

Devamını Oku
27.12.2025