Olaylar Ve Görüşler

"Yeni Normal" Dönemde Sağlık Politikaları - Prof. Dr. Semih AYAN

03 Temmuz 2020 Cuma

Tıp bilimi ve tıp teknolojisi 20. yüzyılda baş döndürücü bir gelişme gösterdi. Sağlıklı yaşam” kavramı insan hayatının en önemli öğelerinden biri haline geldi. Ancak, sağlığa olan ilgi böylesine artarken, tüm dünyada kaliteli sağlık hizmetine erişim olanakları aynı şekilde artmadı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ekonomik canlılık döneminin sona ermesi ile başlayan durgunluk döneminde, 1970’lerden itibaren sağlık harcamalarının karşılanmasında zorluklar yaşanmaya başladı. Sağlığa ayrılan kamu giderlerinin ülkelerin ekonomik kalkınması üzerinde bir yük olarak görülmeye başlanması ile, bu giderlerin sağlık hizmeti talep edenler tarafından karşılanması gerektiği düşüncesi, artan şekilde taraftar bulmaya başladı.

Ekonomik durgunluk sonrası, pek çok ülkede, özel girişim ve sermayeye alan açmak üzere devleti küçültme politikasını benimsemiş neo-muhafazakâr politikacılar işbaşına geldi. Kâr amacı güdülerek kurulan, özel sağlık hizmeti veren hastanelerin sayısı çığ gibi artmaya başladı. Bu tablo ülkemizde de sağlıkta dönüşüm adı altında, ağır bir şekilde hissedilir oldu.

YAYGINLAŞAN ALGI

Özel sektöre kamusal kaynaklardan sağlanan desteğin yanı sıra, kamu kurumlarında özel sağlık hizmeti uygulamaları yapıldığında (özel muayene, özel oda, özel ameliyat gibi) daha iyi sonuçlar alındığı algısı yaygınlaştırıldı.

Sosyal güvence altındaki yurttaşlar aldıkları sağlık hizmeti için katkı payı adı altında bir ödeme yapmaya zorlanarak, kamu eli ile sunulan sağlık hizmetlerini dahi ticari bir meta olarak gören anlayışın etkin olduğu süreç başlatıldı. Kamuda hizmet veren hekimlerin, yaptıkları uygulamalar ile orantılı olarak ücretlendirilmesine, yani performansa dayalı sisteme geçildi.

Sağlık hizmetlerini sanayi tipi verimlilik anlayışına göre değerlendiren ve ticari bir meta olarak gören bu anlayış, bugün artık tamamen yerleşik durumda. Sağlık piyasasına” egemen olmaya çalışan neo-liberal sistem önceleri sadece hastaneleri inşa etmek ve onların içine gerekecek malzeme ve ekipmanı satmaya çalışırken, şimdi artık verilen hizmetin tamamını üstlenmek istemektedir.

Kamuya ait yeni hastanelerin inşa ettirildiği özel sektöre, bu hastanelerin radyolojik görüntüleme, laboratuvar hizmetleri ve sosyal tesislerinin işletmesinin” verilmesinin yanı sıra, kendilerine bu yerler için minimum müşteri” sayıları vaat edilmektedir.

TEMEL ÇELİŞKİ

Sağlıkta özelleştirme taraftarları, kâr odaklı sağlık hizmetlerinin, devlet eli ile sunulan ya da kar amacı gütmeyen hizmetlere göre daha verimli olduğunu savunmaktadırlar. Onlara göre özelleştirme ile kamu bütçesi üzerindeki yük hafifletilirken, eşit ya da daha yüksek kalite düzeyine sahip sağlık hizmeti üretmek mümkündür. Ancak bugüne kadar, sağlık kalite göstergelerinin nesnel olarak sorgulandığı pek çok çalışmada, sonucun hiç de böyle olmadığı açıkça gösterilmiştir.

Sağlıkta özelleştirmenin dünyadaki en önemli üssü olan ve dünyada kişi başına en yüksek sağlık harcamasını yapan Amerika Birleşik Devletleri, Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlık hizmeti kalite sıralamasında 191 ülke arasında 37. sırada yer almaktadır.

Sağlık reformu ya da dönüşüm adı altında sürdürülen, sağlığın piyasalaştırılmasının bir başka boyutu da, çok sayıda hekimin ve sağlık emekçisinin, piyasa koşullarının yarattığı baskı ile hastalarının gerçek ihtiyaçları arasındaki çelişki ile yaşamak zorunda bırakılmasıdır.

Birçok araştırmada, evrensel olması gereken tıp bilimi içinde, aynı ya da birbirine çok yakın tıbbi sorunu olan hastalar için, farklı ülkelerde bu sorunların çözümünde kullanılan tıbbi yöntemlerin maddi karşılığı değiştiğinde, hastaya verilen tedavi yöntemlerinin ne kadar büyük farklılıklar gösterdiği ortaya kondu.

Aynı tıbbi sorun için, bir ülkede ilaç tedavisi ve ameliyat seçeneklerine aynı ücret ödendiğinde hekimlerin çoğunun ilaç ile tedaviyi tercih ettikleri, bu sorun için yapılabilecek bir ameliyata yüksek bir ücret ödendiğinde ise ilk seçeneğin ameliyat olduğunu gösteren araştırma sonuçlarını maalesef gördük.

Yine birçok farklı ülkeden gelen bilimsel çalışmalar sonunda, hastalıkların tedavisinde kullanılan radyolojik yöntemlerin seçiminde, seçenekler arasında ileri teknolojinin kullanıldığı en pahalı yöntemlerin, zorunlu olmasa bile daha fazla tercih edildiğini ve daha da kötüsü kullanılan radyolojik görüntülemelerin bir kısmının hiç gerekli olmadığını biliyoruz. 

SAĞLIK PİYASALAŞTIRILAMAZ

Modern tıp biliminin temellerinin atılmasında çok önemli katkıları olan Alman bilim ve siyaset adamı Rudolf Virchow, Siyaset tıbbın geniş ölçekli uygulamasından başka bir şey değildir” demektedir. Siyasetin temel işlevi insan mutluluğunun sağlanması için çözümler üretmek olduğuna göre, bu amaca hizmet toplum sağlığını düzeltmekle başlar.

Dünya siyasetine yön veren ülkelerde egemen olan neo-liberalizm, ekonomik büyümenin insan refahı için en önemli unsur olduğunu, bunun da serbest piyasa ve serbest ticaret koşulları ile gerçekleştirilebileceğini savunarak sağlık sistemine de egemen olmaya çalışmaktadır.

Oysa sağlık gibi nitelikli işgücüne dayanan bir hizmet sektöründe kâr etmenin en geçerli yolu, daha az sayıda çalışan, daha niteliksiz işgücü, daha kısa muayene süreleri, daha az kaliteli malzeme kullanımı gibi endüstriyel bir modele dönüşmek olacak ise bu egemenliğin sonunda insanları mutlu edecek ve refaha ulaştıracak bir sonucun çıkması beklenemez.

Sağlık hizmeti, piyasaya sunulan diğer ticari mallarda olduğu gibi, insanlarca talep göp görmemesine göre fiyatlandırılıp tüketilemez. Kimin, ne zaman, ne kadar sağlık hizmetinden yararlanması gerekeceğini bilmesi ve buna göre tercihte bulunarak karar vermesi olanaksızdır.

Üstelik, sağlık hizmetleri kavramının sadece hastalıkların önlenmesi ve tedavi edilmesini değil, toplumların hayatında dengeli beslenmeden barınmaya, işyeri güvenliğinden mesleki tatmine kadar geniş bir yelpazeyi kapsadığı anlaşılmalıdır.

DENETLEME YETERSİZ

Bugün geldiğimiz noktada sağlık hizmetlerinin tamamının devletler tarafından sağlanması ve sosyal güvence altında olması olanaksız gibi görünmektedir. Sağlık hizmetlerindeki maliyet artışının nasıl rasyonel bir şekilde azaltılabileceği, tanı ve tedavi için yapılan uygulamaların doğruluğunun ve gerekliliğinin profesyonel meslek örgütleri ve kamu otoritelerince nasıl denetleneceğine dair yapılan çalışmalar yetersizdir.

Bu kaotik ortam içinde sıklıkla fiziksel saldırılara ve yanlış mesleki uygulama suçlamalarına maruz kalan hekimler, gittikçe daha az risk ve sorumluluk üstlenecekleri uzmanlık alanlarına yönelmekte, kendilerini hukuk önünde savunmalarına yardımcı olacak tedavi rehberlerinin dışına çıkmadan mesleklerini icra etmeye mecbur bırakılmaktadır.

ULUS-DEVLETİN GÜCÜ

Son günlerde karşı karşıya kaldığımız virüs salgını gösterdi ki sermayenin hızla küreselleşmesine rağmen sağlık sisteminin etkinliği bir ülke için hala ulus-devlet yapısının gücünü gösteren bir ayna olarak durmaya devam etmektedir.

Gözle görülmeyen bir virüsün en gelişmiş ülkeleri bile ne kadar zor duruma düşürebileceğini hep birlikte gördük. Ülkemizde bu virüs salgını ile mücadelede hizmet yükünü başlıca üstlenen, yine kamu sağlığı kurumları olmuştur.

Bulaşmayı önleyici tedbirlerin uygulanması ve hasta olanlarla birlikte bulaşma riski olanların takip edilmesi kamu sağlık personeli eli ile gerçekleştirilmiştir.

Cumhuriyetin en önemli kazanımlarından birisi olan kamu sağlığı sistemimizin iskeletinin sağlam olması ve bu sistem içinde yetişmiş sağlık personelimizin özverili çalışmaları, bizi bu mücadelede dünyadaki birçok ülkeye göre daha başarılı kıldı.

Tüm dünyanın ve bizim bu salgından alacağımız ders açıktır: Sağlığın temel bir insan hakkı olduğu anlayışından ödün vermeyecek şeklide, sağlık sistemimiz üzerinde kamusal denetimin etkin bir şekilde kullanılmasını sağlayacak, temel toplum sağlığı hizmetlerini önceleyecek ve sağlık çalışanlarının huzur içinde  çalışabilmesini sağlayacak düzenlemelerin yapılması gereklidir. 

PROF. DR. SEMİH AYAN



Yazarın Son Yazıları