Bu başlıkla yazdığım ikinci yazı bu. İlkini 2012’nin sonunda yeni bir yıla girerken Cumhuriyet Pazar Dergi’deki Dünyalı Yazılar adlı köşemde yazmıştım. Ondan kısa bir süre sonra gazedeteki yazılarım sona ermişti. Şimdi yeniden Cumhuriyet’in yazarlarından biriyim ve mutluyum!
Mutluyum; çünkü aydınlanmanın gazetesi Cumhuriyet, aynı zamanda mesleki açıdan bir okuldur benim için. Mutluyum; çünkü adını Mustafa Kemal Atatürk’ün koyduğu Cumhuriyet, onun izindeki yoluna devam ediyor.
Mutluyum; çünkü gazeteden ayrıldığımda en çok üzülen iki insandan birini bu kez sevindirebildim. Hayatı boyunca Cumhuriyet okuru olan babam, gazetede tekrar yazacağımı duyunca, az önce söz ettiğim “Direnç ve Umut” başlıklı birinci yazımın fotoğrafını bana gönderdi. Beğendiği köşe yazılarının kupürünü saklar, onu da saklamış. Aradan geçen zamanda ben o yazıyı unutmuştum; o gönderince tekrar okudum. Kendi yazımdan alıntı yapmış olacağım ama garip bir şekilde yaşadığımız döneme çok uydu. Türkiye’nin 2012 yılı sonunda içinde bulunduğu kaotik ortamı özetleyip 2013’e biraz olsun umutla bakmak istediğim o yazımın son paragrafında şu satırlar var:
“2013’e girerken Türkiye’de yaşayan insanların bunca haksızlık ve baskı karşısında mutlu olmaları olanaklı mıdır? Kötümser bir yazı olduğunun farkındayım ama gerçek bu. Ancak ne demişler; çıkmadık candan umut kesilmez. Daha aydınlık, daha güzel günler için yılmadan adaletin peşinden koşacak, ezilenin yanında durma direncini gösterecek insanlar da var bu ülkede. Umudu hiç kaybetmeyeceğiz.”
Babam, belli ki, bana, benim yazımla “Umudu hiç kaybetme, diren!” diyordu. Bugünkü yazımın duygusal bir merhaba olduğunun farkındayım ama doğup büyüdüğünüz eve dönünce yaşadığınız hisleri bilirsiniz; gazeteye yeniden “Merhaba!” deyişim, öyle bir his uyandırdı içimde.
Adını Direnç ve Umut koyduğum bu köşede haftada iki kere Türkiye ve dünyaya dair izlenimlerimi yazacağım. Sorulmayanları sormak, kimi toplumsal normları sorgulamak istiyorum. Ezilenlerin, ötelenenlerin ve dışlananların yanında durup kalemimi adalet için kullanırken, insanlar kadar hayvanların da sesi olacağım; antitürcü yaklaşımımın gereği olarak daima insana, hayvana ve yeryüzüne özgürlük ilkesini, herkesin yaşama hakkını savunacağım. Bunu yapabilirsem, belki ayakta kalmak için direnç gösterenler adına bir parça umut yaratabilirim diye heyecan duyuyorum.
Kelimeleri bir araya getirerek duygu ve düşüncelerini aktarma çabası, her yazar için tarifsiz bir maceradır. Bugünkü Türkiye’de bu çabanın anlamı her zamankinden daha fazla. Cehaletin, gericiliğin, yağmanın, yolsuzluğun, emekçi düşmanlığının, korkunun, iktidar baskısının, kadına ve hayvana şiddetin tavan yaptığı; kapitalizmin toplumun damarlarını tıkadığı kutuplaşmış bir ülkede, bu maceraya, bir yazarın nefes alma çabasını okurlarla paylaşma öyküsü de diyebilirsiniz...
Türkiye’nin bu karanlık döneminde Cumhuriyet gazetesinde, bağımsız ve laik Türkiye için mücadele edeceğiz; dirençle ve umutla gerçeğin peşinde olacağız.
Aydınlanma devrimlerine dirençle ve umutla sahip çıkacağız.
Yeniden merhaba!
Direnç ve umut
Yazarın Son Yazıları
Milli Eğitim Bakanlığı, Yusuf Tekin imzasıyla tüm illere gönderilen “Ramazan Ayı Etkinlikleri” yazısıyla bir ramazan programı başlattı.
Eski HDP’li vekil Sebahat Tuncel, T24’ten Cansu Çamlıbel’e açıklamalar yaparken “Kürtlerin emperyalistlerle ittifakı taktiktir” demiş.
Yılmaz Özdil’in Sözcü TV’de AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan ve torunları adına konuşurken kullandığı ifadeler, tahmin edilebileceği gibi büyük bir tartışma başlattı.
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyet ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma, toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”
Dün sokakta yürürken yanıma CHP’li olduğunu belirten bir kadın geldi.
ABD Adalet Bakanlığı’nın Epstein dosyalarını yayımlamasıyla milyonlarca belge göz önüne serildi.
DEM Partili Pervin Buldan’ın 2022’de Türkiye Cumhuriyeti’ni “yüz yıllık bir yıkım süreci” olarak nitelediğini ve sonrasında TBMM başkanvekili olarak seçildiğini biliyoruz.
Yazımın başlığındaki ifade, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) geçen pazar günü Ankara’da düzenlediği toplantı boyunca kullanılan “gazeteci çocuk” sembolüne bir atıf.
AKP, MHP VE DEM’li üç milletvekilinin 24 Kasım 2025’te İmralı’da terörist başı Abdullah Öcalan ile yaptıkları görüşmenin kamuoyuna açıklanan 16 sayfalık özet tutanağı, orada “darbeden” söz edildiğini ortaya koydu!
Sırasıyla yazalım. O basın toplantısında ne oldu? “Ulusalcı bir azınlık” denen, CHP’nin tabanında yer alan Atatürkçüler herhalde ama onlar hiç de azınlık değiller.
Çetelerin cirit attığı, uyuşturucu sarmalının her yeri sardığı, sokaklarda çocukların birbirini öldürdüğü, her çeşit dolandırıcılığın tavan yaptığı, aile içi şiddetin her gün can aldığı, kimsenin yaşam güvencesinin kalmadığı, hukukun yerle bir edildiği bir ülkedir artık Türkiye.
Uğur Mumcu, gazetecilik mesleğinde ve siyasi tarihimizde öyle kalıcı bir iz bıraktı ki Cumhuriyet gazetesinde “Gözlem” adlı köşesindeki yazıları, kitapları ve konuşmaları, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, Türkiye’yi ve dünyayı anlamak için karanlıkta bir fener gibi!
Amerika’nın Suriye’de PKK bağlantılı SDG’yi kullanıp atmasından sonra isyan edenler ve öfke patlaması yaşayanlar var.
Alevlendirilen şeriat ve İslam tartışması
İçeride açılım ve ünlülere uyuşturucu soruşturmaları, dışarıda Trump’ın emperyalist planları ve Suriye’de Şam ordusu ile SDG’nin çatışması derken bu hafta gündemde öne çıkarılmayan ama hayatımızı derinden etkileyecek bir gelişme daha oldu.
Trump ikinci kez ABD başkanı seçildiğinde, Amerikalı yazar Susan Jacoby’nin kitabına (The Age of American Unreason) atıfla, George W. Bush iktidarına benzer bir dönemin başladığını ve Trump’la birlikte Mantıksızlık Çağı’nın zafer çanlarının yeniden çaldığını yazmıştım.
Ekrem İmamoğlu, T24 portalından Cansu Çamlıbel’in sorularını yanıtlamış.
Başından beri uyardığımız oldu.
CHP listelerinden milletvekili seçilen üç milletvekilinin AKP’ye geçmesi, artık bir seriye dönüşen İLKESİZ SİYASET yazılarımın dördüncüsünü yazmamı gerektirdi.
Dünya siyasi tarihi “demokrasi” yalanıyla yapılan darbelerle dolu.
Tahmin ederim; başlığı görünce çoğu kişinin aklına insanların tutsak edilmesi gelmiştir.
Okurlarım bilir, köşe yazılarımda özel yaşantımdan söz etmem.
2025’in son yazısı daha farklı olsun isterdim ama bir gazetecinin halka sorumlu olduğu gerçeğini hiç unutmadığım için, ülkemizin içinde bulunduğu koşullarda yine endişe duyduğum bir konuda yazıyorum.
1970’lerin sonunda “Marksist-Leninist” bir örgüt iddiasıyla PKK terör örgütünü kuran terörist başı Öcalan, son dönemde tam bir açılım içinde!
Asgari ücret tespit komisyonundan işçi sınıfı için İDAM FERMANI çıktı!
Günlerdir sosyal medyada ve geleneksel medyada birtakım tanınmış kişilerin yazışmaları ve görüntüleri paylaşılıyor, hatta “gazeteci” denen bazı kişiler, bunları köşelerine taşıyor.
“Açılım süreci” adı altında kapalı kapılar ardında dönen pazarlıkları yaklaşık bir buçuk yıldır bu köşede yazıyorum.
Çarşamba günü medyaya yansıyan bir haber vardı.
Özgür Özel, 12 Aralık’ta İlke TV’de bazı sorular sorulmasını gerektiren değerlendirmelerde bulundu.
Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Mustafa Destici, gerici açıklamalarına bir yenisini daha ekledi.
Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mesud Barzani’nin 29 Kasım’da bir sempozyuma katılma bahanesiyle uzun namlulu silahlı korumalarıyla Cizre’ye gelmesi, aklıma Uğur Mumcu’nun 7 Ocak 1993 tarihli gazetemizdeki yazısını getirdi.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Cumhuriyet ilan edilmiş ama eksik bırakılmıştır” diyerek yine Cumhuriyeti hedefe koydu, anayasa değişikliği isteyerek yine 1921 Anayasası’nı övdü ve Bahçeli tarafından alkışlandı.
Öcalan açılımı için kurulan TBMM komisyonunda basına kapalı oturumlar yapılmasından sonra, AKP milletvekili Hüseyin Yayman Öcalan’ın ayağına İmralı’ya giden heyette yer aldığını halktan gizlemeye çalıştı.
Yıl 1934...
Hani bazen hayatınızı adadığınız bir mücadelede öyle bir an gelir ve yıllarca yalnızca duvarlara bağırdığınızı düşünürsünüz..
Yaklaşık bir yıldır birçok yazımda uyardığım bir tehlike, DEM Partisi çevresinden ilk kez açık açık dile getirildi.
İçinde yaşadığımız dönemin en berbat özelliklerinden birisi, kavramlara farklı anlamlar yükleyerek insanları kolayca kandırmanın çok yaygınlaşmış olması.
Sonunda bu da oldu.
Cuma günü TBMM’de yapılan İmralı oylamasından sonra bir TV kanalında bir siyasal iletişimcinin konuşmasına rastladım.
Dün gazetemizde Aytunç Ürkmez imzasıyla yayımlanan bir haber...