Toplumun dokusu lime lime, ekonomik yapının her tarafı dökülüyor. Son yıllardaki seçimlerin gösterdiği gibi çoğunluğu Müslüman bir ülkede, artık azınlık olduklarını biliyorlar. Ancak ne yapacaklarını bilemiyorlar. Çünkü içinde yaşadıkları realite, kafalarının içindeki fantastik realite resminden çok farklı. Gittikçe daha fazla korkuyor, hırçınlaşıyorlar.
Son tren kazası, bu gidişin bir semptomu. Nedenlerini sorgulamak yerine, ilgili bakan, sorumluluktan kurtulma telaşıyla sorulara, “Sinyalizasyon sistemi demiryolu işletmeciliği için olmazsa olmaz bir sistem değil. Bu sistemin olmamasından dolayı demiryollarında işletme yapılamaz diye bir şey yok” gibi absürt cevaplar üretebiliyor. Yandaş basındaki geri zekâlılar “Fırat’ın doğusuna askeri operasyon başlattık hemen tren kazası geldi” gibi hezeyanlarla, yönetimin sorumluluklarını silip yerine “dış güçler” fantezisini yazmaya çalışıyorlar. “Yönetim ülke güvenliğini elinden kaçırdı, yabancı güçler fink atıyor” dediklerinin farkında değiller.
Tren kazası, patlayan baraj kapağı, su altına kalan topraklar, yok olan ürünler gibi yapısal felaketlerin yanı sıra, gittikçe çoğalan, silahlı, tecavüzlü, intiharlı mikro felaketler, kadın bedeninin üreme devrelerini hastalık zanneden dinci cahillerin, kadınları hedef alan bitmez tükenmez simgesel şiddeti, toplumsal dokunun lime lime dökülme sürecini sergiliyor.
Ekonomi muazzam bir sertlikte frene bastı: Büyüme hızı 2017’nin son çeyreğindeki yüzde 11.5’ten bu yılın son çeyreğinde, yüzde 1.4’e geriledi. Birilerinin camdan kafa üstü dışarı fırlaması kaçınılmaz. “Pasta” (paylaşımındaki büyük adaletsizlikler, iktidardakilerin inanılmaz harcamaları bir yana) yıldırım hızıyla küçülüyor.
Paraanaliz sitesindeki ekonomistlerin yazılarından kısa bir ufuk turuyla topladığım veriler adeta bir çöküşe, ekonomi yönetiminde inanılmaz bir beceriksizliğe işaret ediyor. Örneğin, vergi mükelleflerinin neredeyse yarısı vergilerini zamanında ödeyemiyor, bankalardan kredi kullanımı düşüyor, ithalattaki rekor daralma üretimin, tüketimin yerlerde süründüğüne, makine-teçhizat-yatırım harcamalarındaki yüzde 8.5 gerileme, sanayicinin gelecekten ümidini kestiğine işaret ediyor. Kasımda traktör üretiminin geçen yılın aynı ayına göre yüzde 65.8 oranında gerilemesi de çiftçinin… Beyaz eşya satışları düşüyor. AVM ciroları da, yüzde 25 TÜFE ortamında yalnızca yüzde 17 artmış (yaklaşık yüzde 8 gerilemiş).
Bu ortamda konkordatolar artmaya devam ediyor. Kimi şirketler de “bankalara yöneliyor, yani şirketlerin borç riski kredi riski haline dönüşüyor”. Bankalar da alacakların bir kısmını menkulleştirip varlık yönetici şirketlere satmışlar. Paraanaliz’in aktardığına göre, varlık yönetimi şirketlerinin elinde 41 milyar TL’lik batık kredi birikmiş. Belli ki ödemeler zinciri kırılıyor, bir mali kriz dalgası yayılıyor.
Peki, hükümet nasıl tepki veriyor? “Emirle indirilen tek şey kredi faizi de değil, süpermarketlerde fiyatlar, Hazine ihalesinde teklifler, kâr marjları hep emirle. Hangi şirketin kurtarılıp hangisinin kaderine terk edileceği, kime kredi çıkacağı, hangi müteahhide ödeme yapılacağı? Artık hepsini Saray Ekibi belirliyor.” (Atilla Yeşilada)
Ancak durum kötüleşmeye devam ediyor. Bu ortamda, iktidar mutlaka kazanmak zorunda olduğu bir yerel seçimlere gidiyor. Kazanmak için yapmak zorunda kalacaklarından daha şimdiden korkuyor. Korku abuk sabuk tepkiler yaratıyor. Akşam haberlerinde “Sarı Yeleklileri” görüp sabah “Gezi” kâbusuyla uyanıyorlar. “Sarı Yelek” satışlarına bakıyorlar; yel değirmenlerine saldırıyorlar. Kimsenin aklına “Gezi” gelmesin diyenler, önce kendi akıllarına geldiğini itiraf ediyorlar. Biri başları kesilsin diyor, bir başkası, sarı yelek satın alan tutuklansın… Biri de ekliyor; “Burası Paris mi? Bedelini ağır öderler.”
Aslında, “Yerel seçimleri almak için bir şeyler yapacağız. Sakın ertesi gün tepki vermeyin. Başkanlık seçimi gecesinde olduğu gibi paşa paşa evde oturun” demek istiyorlar… Sanki ülkede, dişe dokunur bir muhalefet varmış gibi. Absürdistan işte…
‘Absürdistan’da gezintiler
Yazarın Son Yazıları
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı.
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış.
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in neoliberalizmden farklı modeli, büyük güç rekabetine bakışı, “Çin mi kazanacak ABD mi” sorusunun ötesinde uzun vadeli bir stratejiyi yansıtıyor. 2026’ya girerken Çin modeli yalnızca çevre ülkelerin değil, merkez ülkelerin liderliklerinin de ilgisini çekiyor.
Türkiye, yıllardır siyasal İslam rejiminin “toplumsal ruh mühendisliği” projesinin baskısı altında yaşıyor.
Erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist ve siyasal İslamcı ideolojilerle hesaplaşmadan algoritmaları suçlamak kolaydır ama asıl nedeni görünmez kılan politik bir kaçıştır.
Sağın bu birlik refleksi, ideolojik bir tutarlılıktan değil, son derece sade bir siyasal sezgiden besleniyor: İktidarı istiyorsan yan yana duracaksın.
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.
Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım.
Dünya ekonomisi 2026’ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam ediyor, riskler ve büyüme önündeki engeller artıyor.
“Komisyon”, hukuki, idari ve anayasal bir zeminden yoksun.
The Economist 1990’larda, bir sayısında, finansallaşma başlarken 10 dev ABD bankasını kastederek “evrenin yeni efendileri” diyordu. Bu bankalar dünya borç piyasasında egemendi.
Serbest piyasa Ayetullahları sevindiler...
Küresel Organize Suç Endeksi’nin 2025 raporu açıklandı. Türkiye 2020’de 6.9 puanla 12. sıradayken bugün 7.2 ile 10. sıraya yükselmiş. Küresel ortalama 5.08. Bu endeks, sadece mafyanın gücünü ya da kaçakçılık hatlarını ölçmüyor; devlet içi yapılardan finansal suçlara, yargı bağımsızlığından ekonomiye sızmış suç ağlarına kadar geniş bir tabloyu ortaya koyuyor.
Küresel ısınma üzerine “Taraflar Konferansı” (COP30) Brezilya’da toplandı.
Emperyalist sistemin ABD, AB gibi merkezlerinin Türkiye gibi çevre ülkelerle ilişkilerinde demokrasi arzusu hiçbir zaman gerçek bir faktör olmadı. Bu ilişkiler her zaman çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.
Trump’ın başkanlığından hoşnut olmayanların oranı yüzde 60’ı geçti.
Busan’daki Trump-Şi zirvesi, yalnızca iki ülke arasındaki ticaret savaşında geçici bir ateşkes anlamına gelmiyor; aynı zamanda, 21. yüzyılın jeopolitik dengelerinde güç, liderlik gibi kavramların yeniden tanımlandığı bir döneme işaret ediyor. Zirvenin sonunda Trump’ın “12 üzerinden 10’luk bir görüşme” sözleri, Şi’nin ise “Dev gemiyi birlikte yönetiyoruz” vurgusu, ”yeni” bir durumu sergiliyor: Amerika artık “tek süper güç” değil.
Gözlerimizi gerçeğe açmamız gerekiyor.
Z kuşağının emeğin, doğanın, LGBTQ ve kadın haklarının değersizleştirilmesine, ırkçılığa gözetim kültürüne ve kurumsal otoriterliğe karşı zaman zaman isyana varan direnişi, yalnızca bir kuşak çatışması değil, sermayenin denetim kapasitesini sınırlayan tarihsel bir başkaldırı biçimi. Tam da bu nedenle, işletmelerinde kontrolü yitirme korkusu, teknoloji sermayesini giderek demokrasi düşmanı, hatta faşizan reflekslere sürüklüyor.
İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Altın 4 bin dolara ulaştı, piyasalarda “Borsa aşırı değerli” uyarıları sıklaştı. Jamie Diamond, Warren Buffet gibi ünlü yatırımcılar bu durumun sürdürülemezliğine işaret ediyorlar.
Gazze’de savaşın yerini alan ateşkes, ilk bakışta bir nefes alma imkânı sundu.
Cuma günü, Aurelien adlı bir yazarın “The cult of can’t” başlıklı denemesine rastladım. Perşembe yazımı okumuş olanların ilgisini çekeceğini düşünerek özetliyorum.
Kapitalizmin merkezlerinde (Anglosakson dünyada) uzun yıllar küreselleşmenin, teknolojinin (özellikle internet ve dijitalleşme) bizi “bugünden daha iyi” (özgür, demokratik, bolluk) günlere taşıyacağı anlatıldı.
Bu kez şanslıyım, önümde iki fotoğraf var. Meclis’in açılışında ve akşamında verilen davet sırasında çekilmiş bu fotoğraflar bugünkü siyasi şekillenmenin, “sağını-solunu”, çok güzel betimliyorlar.
Cumhurbaşkanının ABD ziyareti, MAPEG’in, 33 ilin topraklarını doğrudan madencilik yatırımlarına açması emperyalizm tartışmalarını yeniden canlandırdı.
Bilimde bazen bir sıçrama yalnızca araştırmacıların dar çevresini değil, tüm insanlığın geleceğini etkiler. 2020’de DeepMind’in geliştirdiği AlphaFold sistemi böyle bir andı.
“YZ dünyayı yutuyor” artık abartılı bir iddia değil.
Tsiridis’in çalışmasının en güçlü yanı, somut tarihsel analizleri belgelerle destekleyerek sivil toplumun (çoğunlukla göz ardı edilen) rolünü vurgulaması.
Dünya siyaseti ve ekonomisi, daha önce hiç görülmemiş bir biçimde birbirine benzeşen güç dinamikleriyle şekilleniyor.
Gazze’de yaşananlar, uluslararası medyada sıklıkla “çatışma”, giderek soykırım olarak tanımlansa da Prof. Jiang Xueqin olanların arkasında çok daha karanlık bir gerçeğin yattığını söylüyor.
ABD yönetimi, yeni savunma stratejisi raporunu, (QDR2001), 11 Eylül 2001 “olayının” tozu yatışmadan açıklamıştı.
Endonezya, yaygın protesto gösterileriyle sarsılıyor. Başkent Cakarta’dan ülkenin dört bir yanına yayılan bu olaylar, sadece yerel bir huzursuzluk değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin çevre ülkelerde yarattığı derin eşitsizliklerin, devlet şiddetinin bir ürünü. İsyanın temelinde rejimin tüm kilit kurumların, parlamento dahil, içini boşaltmasıyla, demokratik haklarını kaybetmekte olduklarını hisseden geniş kitlelerin tepkisi yatıyor.
“Küreselleşme” yerini parçalanmaya bırakıyor, bir yeni-jeopolitik şekilleniyor.
Trump, seçim kampanyası boyunca, diktatör olmak dahil tüm arzularını açıkça söyledi. Dahası, Heritage Foundation “Project 2025” başlığı altında 900 sayfalık bir faşist devlete geçiş programı yayımladı. Bu program, devlet bürokrasisindeki özellikle de güvenlik bürokrasisindeki, “kurumsalcıları” ve “anayasalcıları” tasfiye ederek yerlerine başkana sadık olanları atamayı planlıyordu.
Uluslararası ilişkiler alanında yeni bir kavram var: “Ekonomik zorlama çağı” (Foreign Affaires).
Peki bu “ekonomik patlama” yaşanırken, insanların yerini YZ ajanları alırken, artan çıktıyı karşılayacak, kârların gerçekleşmesine, alınacak yatırım kararlarına kaynak olacak tüketici talebi nereden gelecek?