Zaman ve siyaset

21 Kasım 2019 Perşembe

Siyasal İslamın iktidara yükselme, toplumu bu iktidarı destekleyecek, doğallaştıracak, sürdürülebilir kılacak biçimde değiştirme sürecine karşı “Neden etkili bir direnç oluşamadı” sorusunun cevabı, birçok başka şeyin yanı sıra ister istemez muhalefetin bu dönem boyunca benimsediği politik, kültürel tutumlarla da ilgili olmalıdır.

Şeylerin başka türlü olabileceğine ilişkin en ufak bir olasılık, pratiğin bütün deneyimini, aynı zamanda mantığını da değiştirmeye yeter” (Bourdieu) saptamasının ışığında baktığımızda, siyasal İslamın yükselişi karşısında muhalefetin adeta, şeylerin zaten böyle olacağını baştan kabullenir gibi davranmış olduğunu düşünmemek elde değildir.

Gerek dünya çapında gerekse de ülkede, ekonomik ve siyasi süreçlerin yeniden bir kırılma noktasına doğru hızla ilerlediğini düşündüren verilerin hızla biriktiği bir zamanda, bu çok önemli bir konudur.

Zamanın kırılma noktası

Olağan zamanlar, birbirini izleyen homojen-yeknesak birimlerin (olayların) zinciri olarak ilerler. Bazen bu zincir kırılır, toplum ve bireyler, zincirin önceki homojen parçalarına benzemeyen yeni bir “zamanla” yüz yüze kalırlar. Bu yeni “zaman” içinde geleceğin, olasılıkların sınırları adeta kaybolur.

Böyle bir zamanın içinde ya bireyler bu belirsizlikler karşısında teslim olurlar, hızla su almaya başlayan eski alışkanlıkların kayığında kendilerini akıntıya bırakırlar, ya da bu belirsizlikleri, “şeylerin başka türlü olabileceğine” ilişkin bir işaret olarak kabul eder ve zamanı yeniden kurmaya girişirler. Birinci tutumda yalnızca “bugün” vardır. İkinci yaklaşım, yeni bir gelecek tasarlamaya koyulur.

Siyasal İslamın yükselme sürecinin başlangıcı, tam da böyle bir zamana, daha doğrusu, iki görece farklı zamandaki kırılmaların çakışmasına denk geldi. Bu zamanlardan biri kapitalizmin yapısal krizine aitti. Diğeri de dünya ekonomisinin bir parçası olan Türkiye kapitalizminin kendi özgün krizlerinden birine... Şimdi yine benzer bir “zamanın” içinde olabiliriz.

Şeyler artık eskisi gibi değil...

IMF’de, Hindistan Merkez Bankası’nda baş ekonomist olarak çalışmış, Şikago Üniversitesi’nde maliye bölümünde profesör, Raghuram G. Rajan geçenlerde, Project Syndicat’ta yayımlanan “Bir ekonomik kış mı geliyor” başlıklı denemesine “Makroekonomik devinimleri yöneten eski kurallar artık işlemediğine göre...” sözleriyle başlıyordu.

Geçen haftalarda Barclays Bank’ın yönetim kuruluna katılan, Pimco’nun (dünyanın büyük bono yöneticisi) eski genel müdürü ve halen Cambridge Üniversitesi Queen’s College dekanı Mohamed el Erian’ın, Financial Times’daki, “artık güvenilemeyecek beş piyasa aksiyomu” başlıklı yazısı, “ekonomik, finansal ve siyasi olarak ‘düşünülemez’ olduğuna inanılan şeyler artık birer olgudur” sözleriyle başlıyordu. Bunlara Financial Times’ın “Thatcher devrimi tehlikede”, The Economist’in de “Davos partisi dağılmaya başladı” saptamalarını da ekleyebiliriz. Özetle artık “eskisi gibi olmayan” bir zaman var karşımızda. Siyasal İslamın devletinin, olumsuz ekonomik haberleri artık yasaklanmaya başlamasından hareketle, Türkiye ekonomisi için de benzer bir saptama yapılabilir.

En ağır yük nostalji

Böyle “kırılmış” zamanlar, toplumların karşısına, dünü bugünle, bugünü de yarınla bağlayabilecek, ilkeleri ve olasılıkları düşünebilmek için yeni fırsatlar koyarlar.

Bu fırsatlardan yararlanabilmek, her adımda yavaşlatan bir yük olarak nostaljiden kurtulmaya bağlıdır: Hem geçmişin başarılanı özleyen bir nostaljiden hem de geleceğin felaketlerle dolu olacağını hayal ederek daha şimdiden bugünü özleyen bir nostaljiden...

Siyasal İslam farklı bir gelecek düşünecek ilkelerden yoksundur; “bugünü” yarından korumak için uzak tarihe dayanmaya çalışıyor. Siyasal İslamın “bugününden” kurtulmak isteyenler, bu “kırılmış zamanların” önlerine koyacağı fırsatlardan yararlanabilmek için kendilerini uzak tarihin deneylerine göre yönlendirmeye çalışmaktan kurtarmaları, gözlerini geleceğe çevirmeleri, “şeylerin” başka türlü olabileceğini düşünmeleri, pratiklerini ve pratiklerinin mantığını bu düşünceye göre değiştirmeleri gerekiyor.