Ahmet İnsel

Mülteci mümkün değil, vatandaşlık verelim!

12 Temmuz 2016 Salı

Tayyip Erdoğan aniden Suriyelilere vatandaşlık verileceğini ilan etti. Hem pratik açıdan hem ilkesel olarak özünde doğru olan bu fikir, hiçbir hazırlık yapılmadan, kamuoyunda belli bir ön tartışma başlatmadan, AKP devleti başkanının ağzından olmuş bitmiş, karara bağlanmış bir iş gibi sunulunca, ters tepmesi kaçınılmazdı. İnsancıl hukuk açısından gerekli olduğu gibi, pratik nedenlerle de büyük ölçüde kaçınılmaz olan, Türkiye’de uzun olmaya başlayan bir süredir kalan Suriyeli sığınmacıların misafirlikten vatandaşlığa geçmeleri olasılığı yeni bir toplumsal gerginlik konusu oluverdi.
Bu sefer AKP tabanını da bölen bir gerginlik bu. Bu nedenle başkanlık sistemi için oy devşirme hesabıyla yapılmış bile olsa, getireceği oydan çok daha fazlasını kaçırma ihtimali var. Bu ihtimal, Türkiye’de Suriyeli göçmenlere karşı ırkçı, ayrımcı bir tepkinin de katlanarak artması anlamına geliyor.
Kemal Vural Tarlan, Birikim dergisinin internet sitesinde yayımlanan yazısında, mültecilere yönelik ayrımcılık ve nefret suçunu kapsayan bir kampanya başlatılmasına ve bu sosyal medya lincinin sağcı ve solcuyu, seküler ve dindarı yan yana getirmesine işaret ediyor. Erdoğan’ın bu hamlesinin, biraz kolaycı bir yorumla yapıldığı gibi, gerilim siyasetine yeni bir alet eklemek olarak ele alınamayacağına dikkat çekiyor. Bunun esas olarak bir iskân politikası olarak çok eski ve çok sık başvurulmuş bir devlet politikası pratiğinin tekrarı olduğunu iddia ediyor.
Bu “başkanlık kararı”nın, hangi Suriyelilere (ya da istisnasız hepsine mi?) ve ne koşullarda vatandaşlık verilebileceğinin elle tutulur bir hazırlığı yapılmadan ortaya atıldığını, hükümetten gelen son derece çelişkili beyanlar gösterdi. Erdoğan da bu karışıklığı, kalifiye olanları işaret ederek daha büyüttü. Böylece birçok kuşkuyu tetiklemek, büyük şayialara neden olmak ve sonuçta misafir etiketli mültecileri toplumsal nefret nesnesi haline getirmek için yapılması ne gerekiyorsa yapmış oldu.
Varol’un ve başka birçok yorumcunun işaret ettiği gibi, ezici çoğunluğu Suriyeli olan, üç milyona yakın mülteci statüsü verilmemiş sığınmacının yaşadığı Türkiye’de, mülteci statüsünün tanınmasıyla işe başlanması gerektiği açık iken, kadim güvenlik devleti politikası bundan titizlikle kaçınmaya devam ediyor. Bunun nedeni hakkında, iktidar cephesinden kimse tek bir kelime etmiyor. Buna karşılık, “vatandaşlık vereceğiz” lafı, himmet eder gibi ortaya atılıyor.
Talep eden mültecilere Türkiye vatandaşlığı verilmesinin yanında, çeşitli nedenlerle bunu talep etmek istemeyenlere mültecilik hakkının verilmesi gerekmiyor mu? Tayyip Erdoğan, Almanya vatandaşı veya artık oralı olmuş Türkiyelilere hep asimile olmadan entegre olmalarını öğütledi. Suriye kökenli müstakbel vatandaşlar da bunu talep ederlerse, “nankörlük etmeyin” mi diyecek? Üç milyona yakın Suriyeli sığınmacının takriben yarısı okul çağı veya öncesi yaştalar. Vatandaşımız olmuş Suriyelilerin bir kısmı çocukları için anadilde eğitim hakkı talep ederlerse, onlar da müstakbel bölücüler ve dahi teröristler mi olacaklar? Onlara bu hak tanınırsa, Kürtlerin talebine hangi yüzle rabia işareti yapmaya edecek fiili başkan?
Türkiye’de doğmuş ama ne Türkiye ne Suriye nüfusuna kaydolmuş on binlerce çocuğun durumundan başlayarak, bir vatandaşlık politikası uygulanmasının kaçınılmaz olduğu bir gerçek. Ama bu gerçeğin, bir mezhepçi-etnik iskân politikasına alet edilmesi büyük bir tehlike arz ediyor. Bu tehlike, bugün çoğu ucuz işgücü olarak kullanılmak, kuma gitmek ve başka sömürülere maruz kalarak yaşamaya mecbur bırakılan Suriyeliler değildir. Tehlike, iktidarın bu sığınmacı kitlesini iç ve dış politikasının bir aracı yaparak, patlama noktasında yaşanan toplumsal gerilimlerimizin nesnesi haline getirmesidir.  



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Bir otokrat prototipi 1 Eylül 2018
Kayırma ekonomisinin bedeli 28 Ağustos 2018

Günün Köşe Yazıları