Anayasal denetim ve milli irade

20 Ekim 2020 Salı

Anayasa Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu hakkında verdiği karar, anayasal denetim sorununu yeniden tartışma konusu haline getirdi.

Bu vesiyle ile bir kere daha görüldü ki demokrasinin denge ve denetleme kurum ve kavramlarının hepsine olduğu gibi, anayasal denetim kavramına ve bunu gerçekleştiren organ olan, değişik adlar altında anılan anayasa mahkemelerine iyice Fransız kalmakta olan sağ, bir kez daha çağ dışına düşmüştür. Hatta bu arada, “atanmışlar-seçilmişler” gibi geçersizliği kanıtlanmış tartışmalar da ısıtılıp yeniden servise konulmuştur.

Demokrasi kavramının yalnızca kutsal milli irade kavramına dayandığı dönemlerde, günün birinde anayasal denetim kurumuna ihtiyaç duyulacağı düşünülemezdi. Düşünülememesi de son derecede normaldi, çünkü milli iradenin demokrasiyle çatışması, düşlenmesi bile olanaksız bir olasılıktı.

***

Demokrasi, yıllar içinde çok çeşitli karmaşık olayların sonucunda elde edilmiş, deneyimler ile gelişip günümüzdeki haline erişmiştir.

Yola çıkıldığında, ulusun egemenliği konusunda kol kola ilerleyen milli iradenin de özgürlükler konusunda birbirleriyle ters düşebilecekleri zaman içinde görülmüştür. 

Yaşanmış acı olaylar ortaya koymuştur ki zulüm yönetimlerinde zaman zaman özgürlükleri ayaklar altına alan demokrasi karşıtı baskıcı uygulamalar pek de âlâ, milli iradeye uygun olabilmekte, hatta bu gibi tasarruflar salt milli irade kutsal kavramına sarılarak meşru gösterilmekteydi.

İnsanlık bu olgunun çok acı verici örneklerini 2. Dünya Savaşı öncesi ve sırasındaki olaylar ile özellikle faşist Mussolini ve Hitler yönetimlerinde yaşamıştır.

Mussolini de Hitler de milli iradeye dayanarak seçimle işbaşına gelmiş olup, sonra milli iradenin kendilerine verdiği yetkiyi dehşet verici bir zulüm ve cinayet aygıtına çevirince, zaman zaman milli iradenin de yanılabileceği, dolayısıyla milli iradenin tecellisi olan kurum ve kurulların da denetlenmelerinin zorunluluğu gün yüzüne çıkmıştır.

O zaman anlaşılmıştır ki örneğin, birtakım insanların ırkları dolayısıyla gaz odalarında öldürülmeleri, milli iradenin onayını almakla suç olmaktan çıkamazdı. Yani milli irade, suçların üstünü örtemediği gibi bu suçların demokrasiye aykırılığını, insanlık suçu oluşturma niteliklerini ortadan kaldıramazdı.

Anayasal denetim mekanizmaları yürürlüğe girmeden önce, bu denetim kuvvetler ayrılığı ilkesiyle sağlanmaktaydı. Faşist ve Nazi cinayetleri üzerine insanlık anayasal denetimi ek bir kurum olarak kabul etti. O dönemden başlayarak, artık sistemlerin demokratik olup olmadıklarının ölçütü anayasal denetim kurumlarının güçlülüğüne bağlı olmuştur.

***

Başka bir deyişle, bir zamanlar milli iradenin her şeye kadir olduğu bir rejim zannedilen demokrasinin, milli iradenin dahi, hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı kuramı temeline, devlet dahil kimsenin dokunamayacağı temel hak ve özgürlüklerle sınırlı olduğu, yani milli iradenin bile her şeye kadir olmadığı bir rejim olduğu anlaşılmıştır.

Ne yazık ki bu gerçek, Türkiye’de 1950 seçimleriyle girilmiş olan çok partili rejimde kavranamamış, Menderes’in “halk beni seçti ne istersem yapmak hakkımdır” zihniyetiyle demokrasi etiketi altında büyük bir baskı rejimi ülkeye egemen olmuştur.

AKP’nin yirmi yıla yaklaşan iktidarında ise salt “milli irade”nin temsilcisi olduğu gerekçesiyle tek adamın sınır tanımaz mutlak egemenliği, topluma demokrasi olarak sokuşturulmaya çalışılmıştır.

Türkiye’nin toplumsal mutabakata dayalı, her alanda A dan Z ye yeniden yapılanmasının gündeme gelmekte olduğu bir sırada milli irade kavramını yeniden ele almak zorunludur.


Yazarın Son Yazıları

Hamamda... 24 Kasım 2020
Yasak 17 Kasım 2020
ABD ile ilişkiler 13 Kasım 2020
Atatürk’ü konuşmak 10 Kasım 2020
İmar kültürü 3 Kasım 2020
Devlet koruması 16 Ekim 2020
Düzenin özü 9 Ekim 2020