Sağlığım için yüzmem gerekliymiş. Böyle tedaviye can kurban. Söz dinleyip iki haftalığına Bodrum’a kaçacağım. Şu sıcak günlerde yalnızca denizi düşünerek serinlemekteyim. Denizi düşünmek çocukluğuma dönmek demek…
Beni iki yaşındayken herhalde- bir açık hava sinemasında oynayan ilk “Titanik“ filmine götürmüşler. “Daha bebek sayılır, bir şey anlamaz“ diye düşünmüş olmalı sinema tutkunu annem. Oysa filmden gelen korkunç sesler ve perdede yansıyan siyah-beyaz felaket görüntüleri uykumu bölüvermiş ve öyle içime işlemiş ki, tam bir yıl boyunca, denizi uzaktan bile görsem basmışım çığlığı. O yılların İstanbul’unda “karşıya geçmek“ (Anadolu Yakasından Avrupa Yakasına ya da tersi yönde), günümüzde de olduğu gibi, kentteki yaşam biçiminin vazgeçilmeziymiş. Yeraltından ya da deniz üstünden (köprüyle) ulaşım da söz konusu değil. Arabada oturduğum yerde gözlerimi sımsıkı kapatarak ve “az kaldı, geliyoruz“ kandırmalarına katlanarak uzun bir süre arabalı vapurla taşınmışım bir kıyıdan ötekine.
Beni ilk kez denize sokmayı nasıl başarmışlar anımsamıyorum. Kimse de anlatmadı. Ama üç yaşındaki bir fotoğrafımdan anladığım kadarıyla artık denizle barışmışım. Zeytinburnu’nun kent haritasından çoktan silinmiş olan- bir kumsalında elimde kovam ve küreğimle yürürken bana şirinlik yapmakta olan babamla birlikteyim.
İlkokul yıllarında, Kadıköy yakasında oturduğumuz için çoğunlukla Fenerbahçe Plajı’ndan girerdik denize. Öğrenci pasosuyla 3 kuruşa yeşil renkli açık (camsız) tramvaylara binerdik. Ama su üstünde durmayı, belki yaşamımda ilk ve son kez gittiğim Moda Kadınlar Plajı’nda annemin bir arkadaşından öğrendim. Bu konu ne zaman açılsa, babam küplere biner, bana yüzme öğretmek için harcadığı çabayı önemsemeyişimi ihanet sayardı.
Babam denize ve deniz manzarasına tutkun biriydi. İlk gençliği Kuleli Askeri Lisesi’nde geçtiği için… Esaslı bir Boğaz yüzücüsüydü. Boğaz’ın her noktasını avucunun içi gibi bilirdi. Dahası, Yeşilçam filmlerinin rejisörlerine parmak ısırtacak yetenekte bir manzara avcısıydı. Bıkıp usanmadan Boğaz’ın güzelliklerinin gündüzünü ve gecesini paylaşırdı bizimle. Yalnız Boğaz mı? İzmit Körfezi’nin en güzel manzarasının şimdiki Hereke Tüneli’nin bulunduğu noktadan izlenebileceğini biz altmış yıl öncesinden biliyorduk. O yöreden her geçişimizde, “Babam ne haklıymış“ derim.
Deniz aşkı onu bin bir özveriyle sanki yaşamda başka hiçbir eksiği yokmuş gibi- deniz kenarında bir eve büyükbabamla- ortak olmaya yöneltmişti. Küçükyalı’daki -şimdi sahil yolu ile tren yolu arasında sıkışmış olandev bir dut ağacının altındaki bu küçücük yapının deniz manzarası müthişti. Mehtaplı gecelerde karşımızda değerli birer mücevher gibi parlayan Adalar’ı izlemek için gelen konuklarımızla çay içilirken, ünlü “Ada sahillerinde bekliyorum“ şarkısı ve günün modası başka şarkılar söylenir, şarkı sözlerini aklında tutmak için hiçbir çaba göstermeyen babam her bir şarkıya yeniden güfte yazarak kahkahayı patlatırdı.
Bir de sonu gelmez sandal sefalarımız vardı. Motorumuz hiç olamadı, ama küreklere asılarak kimi zaman Bostancı’ya, kimi zaman da Dragos-Maltepe yönünde Süreyya Plajı’na dek pek çok şenlikli yolculuk yapar, hoşumuza giden her yerde sulara dalıp çıkardık.
Hep görev başında olduğu için, yaz tatili nedir bilmezdi babam. Bizimle birlikte olabildiği zamanlarda ise denizde saatlerce yüzer, böylece, dertlerinden, öfkesinden, uğradığı haksızlıkların yarattığı kırgınlıktan arınıp şeker gibi biri oluverirdi. Annemin arkadaşları “Paşa“nın sohbetine doyamazlardı. Temizliğe gelen o yıllarda 60 yaşını geçmiş olan- Zehra Hanım bile babamın abartılı övgülerinden pay almıştır.
Zaman içinde, Boğaz’ın, Adalar’ın, Avrupa ve Anadolu yakalarının pek çok noktasında, dahası, Marmaris ve Bodrum’da da kulaçladım denizi. Atlantik Okyanusu’nun ABD kıyısında bile yüzme şansını yakaladım. Ankara’ya taşındıktan sonra ise İskenderun’dan Datça’ya, Karadeniz koylarından Gökova’ya, Çeşme’den Ayvalık’a pek çok kıyı kasabası yaz tatillerinde bizim oluverdi. Denizle böylesine kucaklaşabilen bir başka ülke var mı dünyada!
Babamı erken yitirdik. İstanbul dışındaki denizlerin keyfini yaşayamadı. Ama biz Alanya Kalesi’nden denizi sonsuzlukla birleştiren ufuk çizgisine, Antalya Limanı‘nın kuşbakışı manzarasına, Kaş’ın mendireğini döven dalgalara, Gökova’nın lacivert sularının ölümsüzlüğe koşuşuna, Bodrum Kalesi’nin ay ışığı altındaki büyüleyici parıltısına dalıp gitmeyi babamdan öğrendik.
Denizlerimizi babamın denizlerine kattık…
Babamın denizleri
Yazarın Son Yazıları
Büyükbabamla birlikte yaşadığımız 17 yıl boyunca hemen hemen her yılbaşı gecesi bizim evde kutlanmıştır. Babasının çocuklarına ve torunlarına ev sahipliği yapan annem, kolları sıvar, benim çocukluk dönemimin sevilen yemekleriyle 20 konuğuna ziyafet çekerdi. (İçinden küfreder miydi, bilemem.)
Dünya tiyatrosu, son 60 yılın -tartışmasız- en büyük oyun yazarı Tom Stoppard’ı 29 Kasım’da yitirdi. 1937’de Çekya’nın Zlin kentinde doğan Tomas Straussler, Nazi işgalinden kaçan ailesiyle çocukluğunda bir süre Singapur ve Hindistan’da yaşamıştı. Annesi, babasının ölümünün ardından bir İngilizle evlenince 1946’da üvey babasının soyadını alarak yedi yaşındayken İngiliz vatandaşı oldu.
Festival çoğunlukla Çankaya Belediyesi’nin sahnelerinde yer aldı. Toplamda 12 farklı oyun salonu kullanıldı.
Takviminize not edin. 27 Kasım-31 Ocak tarihleri arasında İstanbul Depo’da tiyatro mirasımızın arşivleri sergileniyor. Tophane’deki bu sanat uzamının tam adresi: Depo/Tütün Deposu, Lüleci Hendek Caddesi No. 12 (E-posta adresi: depo@depoistanbul.net Telefon: 90 (212) 2923956)
Kitapların her bir bölümünün sonunda yer alan “ölçme ve değerlendirme”ye yönelik alıştırmalar, öğrencinin, eğitim sürecinde etkin bir katılımcı olmasını sağlıyor.
Ozan Ertuğrul Özüaydın’ı şiir meraklıları tanır. Çoğunlukla şiirlerini içeren 11 kitabı var. Yapıtlarını 4 ve 5 Ekim’de 22. Ankara Kitap Fuarı’nda imzaladı.
Ben bu öyküye ne zaman katıldım? İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı’nda lisansüstü öğrencisiyken tüm bölümlere sınavsız tiyatro dersleri veren Haldun Taner’in gözüne -yaptığım bir ödev nedeniyle- girmiştim. 1964’te, DTCF’de açılacak tiyatro bölümüne başvurmam için bana haber yolladı. Yurtdışında burslu olarak yüksek lisans yapmaya hazırlanıyordum; yolumu değiştiremedim. Ama sonunda da sevgili Taner’in sözüne geldim: 1978’de, çoluğa çocuğa karışmışken DTCF Tiyatro Bölümü’nün doktora öğrencisi oldum. Akademik kadrom ODTÜ ya da (sonra) DTCF İngiliz Dili ve Edebiyatı’nda olsa da tiyatro bölümünün altın çağını yaşadım. 1981’de başlayan derslerim göz açıp kapayıncaya dek 32 yıla ulaştı
70 yıllık tiyatro seyircisi ve 50 yılı aşkın süredir aralıksız yazan bir eleştirmen olarak tiyatrolarla iletişim kurma üstüne düşündüğümde geçmiş yılları özlüyorum.
12 Eylül döneminin tiyatro eleştirisi çoğunlukla sahne olaylarındaki özensizliğe karşı çıkmaktadır. Bu aşamada gazetelerdeki kültür sanat sayfalarının küçülmeye, eleştiri yazılarının azalmaya başladığı görülür.
Ferhan Şensoy’u 31 Ağustos 2021’de 70 yaşındayken yitirmiştik. Yeni yapılan “Ferhangi Bir Yaşam” belgeseli seyircisiyle buluşmayı bekliyor. Müjdat Gezen ise 82 yaşında ve bir hafta önce hakkındaki soruşturma kapsamında ifade vermeye çağrıldı.
Değerli bilimadamı Prof. Dr. Metin Sözen’i 1 Ağustos’ta yitirdik. Yaşamını ülkemizin doğal, tarihsel, kültürel değerlerine sahip çıkılmasına adamış, yüce gönüllü bir insandı.
Sevgili Genco, Sen gideli bir yıl oldu. Zaman çabuk geçiyor. İlk mektubumda (Cumhuriyet, 13.08.2024) ardında bıraktığın görsel-işitsel belgelerden söz etmiştim: Sanat yaşamın boyunca oluşturduğun sesli kitapları, fotoğraflarınla yorumladığın şiirleri, çevirilerini, plak ve kasetlerinde kayıtlı müzik çalışmalarını...
Okuduğunuz başlığı bir başka yazımda da kullanmıştım. Ölümünün üstünden 20 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına karşın, Memet Baydur’un bizlere diyecekleri sürüyor
17 Haziran’da Metrohan’da ilk gösterimi yapılan “Bir Babıali Zirvesi” başlıklı, Habitat TV yapımı Zeynep Oral belgeselini henüz izleyemedim. Neyse ki Dikmen Gürün izlenimlerini geçen haftaki yazısında bir güzel dile getirmiş. Okurken belleğimde birikmiş, belge tadında Zeynep Oral olayları gözümün önüne gelmeye başladı. Bu yazıda Zeynep’le yaşanmış anlar var.
Gazete ve dergi yazarlığım 50 yıla ulaştı. Özgür basın dergisinde başlayıp çeşitli başka dergilerde ve ayrıca 45 yıl Cumhuriyet’te süren bu uğraşa -30 yıldır gazeteme iki haftada bir “Sahneden” köşesini yazmak da eklenmiş. Kolay iş değil.
Prof. Dr. Oya Başak’ı bir hafta önce yitirdik. Cenazesindeki çelenklerden birinde “çocukların” yazıyormuş.
“Zengin Mutfağı” oyunu neredeyse 50 yıldır sahnelerimizde yer alıyor. İşin hoşu, oyunun başkişisi Lütfü Usta’yı oynayan Şener Şen Usta da 1977’de ilk kez canlandırdığı bu karakteri son üç yıldır yepyeni bir seyirci kuşağına sunmakta.
Bahar ölümsüzlük simgesidir
Ahmet Özer’in 50. kitabı çıktı
Son veda...
Tiyatro biletleri uçuşta
Shakespeare siyaset sahnesinde
Sanat Kurumu 78. yaşını sürüyor
Nevra Serezli: Profesyonel tiyatroda 60 yıl
İzmir D.T’den ‘Karıncalar / Bir Savaş Vardı’
Heiner Müller’den ‘Medea’
‘Vatan Kurtaran Şaban’ günümüzde
Broadway ya da West End biçeminde süper tiyatro
Gonca Vuslateri Shakespeare oynamalı
Özdemir Nutku anlatıyor
Ankara’da tiyatronun renkleri
Festivalde üç Shakespeare oyunu
‘Öteki’nin dramı
Ankara’da yeni bir tiyatro şenliği
Ateş Kuşu Semiha Berksoy
Tiyatromuzun belleği: Türkiye Tiyatro Vakfı beş yaşında
Müşfik Kenter’i anarken...
Genco’ya mektup
Nilüfer Kent Tiyatrosu ile Daltabanlar ayrı düştü
Hocamız Sevda Şener’i yitireli 10 yıl oldu