Deniz Yıldırım

İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi

29 Temmuz 2020 Çarşamba

CHP kurultayı tamamlandı. Geçen hafta kurultaya dair görüşlerimi “ittifaklar, program ve siyaset” düzleminde ifade etmeye çalışmıştım. Bugün de sonuçlar üzerine birlikte düşünelim.

Öncelikle, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kamuoyuna açıkladığı “İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi”nden söz etmekte yarar var. Bu beyannamenin Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına dair bir program ortaya koyduğu görülüyor. Programın oluşturulmasında özellikle olası ittifaklara göre bir doğrultu çizildiği de göze çarpıyor. Yani bir bakıma, tek adamcı başkanlık sisteminden demokratik bir siyasal yaşama, yeni bir anayasaya geçişin asgari programı. Bunda, yani siyasal geçişin program ilkelerinin bu şekilde sunulmasında sıra dışı bir durum yok, yerinde bir yaklaşım.

Asıl meselenin, geçen yazıda da belirttiğim üzere, CHP’nin kendi kimliğini ve diğer partilerle program farkını daha açık bir biçimde ilan etmesi gereken alanda, yani ekonomik ve sosyal politikalar alanında olduğunu ise yeniden ifade etmekte yarar var. Açıklanan beyannamede ekonomik ve sosyal meselelerin de ittifaklar siyasetine göre şekillendirildiğini, Türkiye’nin büyüme ve paylaşım sistemini doğrudan tartıştıracak bir program ruhunun bulunmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Oysa Kemal Kılıçdaroğlu’nun kurultaydan önce gazetemizde çıkan perspektif yazısında ağırlık buradaydı. Devletçiliğin güncellenmesinden, kamulaştırmalardan söz eden bir yazının ruhunun bu bildirgeye yansımadığı ortada. Görünen o ki CHP, siyasal merkeze yönelirken sosyal ve ekonomik program açısından da kendisini merkezin, yani “sorgulanamaz ekonomik gerçeklikler”in alanına hapsediyor, eleştirelliğini o alanın sınırları içinde inşa ediyor. Nitekim beyannamenin ekonomiye ve sosyal alana dair kimi maddelerinin alt başlıklarına bakınca, farklı sosyal kesimleri aynı anda mutlu etmek için ilave edilmiş, oldukça eklektik, hatta birbiriyle çelişkili ifadelerin olduğunu söylemek mümkün.

Örneğin eğitimle ilgili 9. madde, bu her kesime seslenme arzusunun nasıl tuhaf sonuçlar verebileceğinin kanıtı. 9.1 numaralı alt başlıkta “Eğitim, Türkiye’nin kalkınma stratejisinin en önemli, en temel parçası olarak yeniden ve tüm paydaşlarıyla birlikte planlanacaktır” ifadesi yer alıyor. Eğitim, kalkınma stratejisine göre yapılandırılacak, bunu anlıyoruz. Ancak hemen altına, 9.2 numaralı altbaşlığa bakınca da, “eğitim politikalarının tek hedefi fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nesiller yetiştirmek olacağı ifade edilmiş. Öyleyse 9.2 en başa yazılmalıydı; aksi halde hem sınırlarını ekonominin ihtiyaçlarının çizdiği bir bilim, düşünce, eğitim hayatı, müfredatı oluşturup sonra da “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nesiller yetiştirmek birbiriyle çelişir. Her birikim sistemi, sınırlarını kendisinin çizdiği bir fikir, irfan ve vicdan dünyası ister. İzlenen kalkınma stratejisinin öncüleri, “felsefe dersleri gereksiz, ekonomik gelişmemize katkısı yok” derse, bu dersler kaldırılacak mı?

İşçisin sen işçi kal’ mı?

9. maddenin 4 numaralı altbaşlığına bakalım tam da bu noktada. “Tüm organize sanayi bölgelerinde iş garantili, yatılı “Teknoloji liseleri” kurulacak, sanayicinin ihtiyaç duyduğu eleman sorunu çözülecektir” denilmiş. İyi de, bunu zaten AKP yıllardır söylüyor; yoksul halk çocuklarını sermayenin ucuz ve güvencesiz işgücü haline getirmek için yer yer uygulanan, genişletilmeye çalışılan bu politikanın altı doldurulmadan sunulması, sanayi kesimine hoş görünmek adına mantıklı mı?

Bu okullara kim gidecek? Hangi aileler, çocuklarını gönderecek? Elbette yoksul ailelerin çocukları. CHP programı, Halkçı ve Kamucu bir eğitimden söz etmeli; eğitimdeki fırsat eşitsizlikleriyle mücadele edeceğini, “işçisin sen işçi kal” diyen düzeni değiştireceğini açıklıkla ilan edebilmeli. Var mı?

Bildirgede halkçılık yok, devletçilik ya da kamuculuk yok, laiklik yok. CHP bunları, yani kendi tarihsel birikimini bugünün şartlarına göre sentezleyerek, uyarlayarak mı ilerleyecek, yoksa bunları yok sayarak ittifaklarına göre mi kendi dilini, programını, sözcüklerini seçecek?

Beyannamenin başında, “Egemenliğimizi hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakmayacağız” ifadesi ye alıyor. “İşte halkçılık” diyebilirsiniz. Ancak beyannamenin genel ruhu, egemenliğin hiçbir kişiye bırakılmamasının yollarını gösterirken, hiçbir zümreye ya da sınıfa bırakılmamasının yollarını gösterme konusunda oldukça çekingen, çelişkili. Kaldı ki, bugün egemenliğin bir kişiye geçişinin yolunu yapan da egemenliğin bir zümreye, bir sınıfa bırakılmasının önünü açan ekonomik programlar değil mi? Net olmak lazım.


Yazarın Son Yazıları

Kültür veya turizm 16 Eylül 2020
40 yıl sonra 12 Eylül 12 Eylül 2020
Ayaktakiler ve oturanlar 9 Eylül 2020
Harun ve Karadeniz 26 Ağustos 2020
Konuşmayalım mı? 1 Ağustos 2020