Biri ‘çözüm’ mü dedi?
Ergin Yıldızoğlu
Son Köşe Yazıları

Biri ‘çözüm’ mü dedi?

15.05.2025 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

PKK’nin yaptığı “kongre açıklaması”, Türkiye’nin çetin ve çok katmanlı Kürt sorununu yeniden en öne çıkardı. Silahlı mücadeleyi sonlandırma, siyasal zeminde çözüm arama, ilk bakışta umut verici bir barış çağrısıdır. Ancak açıklamanın içeriği dikkatlice “okunduğunda” birçok soru akla takılıyor.

'DEMOKRATİK TOPLUM'

Açıklamanın kritik kavramı “demokratik toplum”, ilk bakışta umut verici görülebilir. Ancak eleştirel bir yaklaşım, onun adeta herkesin içine kendi arzusunu yazacağı bir boş gösterge olarak planlandığını düşündürüyor.

Örneğin, “demokratik toplum” hangi üretim tarzına dayanıyor? Özel mülkiyetin, sermayenin ve piyasaların yeri ne? Sınıflar ortadan kalkıyor mu, yoksa yalnızca kimliklerin temsiliyle mi yetinilecek? Bütün bu sorular yanıtsız bırakıldığında, “demokratik toplum” kavramı, yalnızca bir retorik süsü haline gelerek devletin yeniden yapılanmasına dair elit düzeyde bir pazarlığın zeminini döşemeye başlıyor.

Bu noktada bir başka temel gerilim devreye giriyor: Siyasal İslamın ekonomik krizi derinleşiyor, muhalefeti ilk kez halkla ve emekçi sınıflarla buluşmaya başladı. Toplumsal desteği hızla eriyen rejim ömrünü uzatmak için yeni ittifaklar arıyor. Bu arayışla geçmişte bir çok kez kandırdığı Kürt siyasi hareketine yeniden dönüyor.

Türkiye’de siyasal İslam’ın rejimi, salt güçler ayrılığını tasfiye eden bir başkanlık sistemi değil, aynı zamanda devletin, toplumun tüm dokularını, modern hukuku, eğitimi, kültürü, gündelik hayatı İslamcı ilkelerle dönüştürmeye ilişkin bir projedir. Böylesi bir rejim karşısında laikliği açıkça savunmadan “demokrasiden” söz etmek, en hafif tabirle naifliktir.

Demokratikleşme, yalnızca sandık değildir; aynı zamanda laik, eşit yurttaşlığa dayalı, seküler bir kamu aklını da gerektirir. Eğer Kürt sorununun çözümünde laiklik dile getirilmeden bir mutabakat aranıyorsa, o zaman kurulacak yeni rejim, yalnızca başka bir otoriter, belki de faşizan bir rejim olacaktır. Kısacası, siyasal İslam’ın iktidar elitleri ile Kürt hareketinin askeri, kültürel ve siyasi seçkinleri arasında yapılan bu görüşmeler, Kürt halkının yaşam koşullarına, refahına ve geleceğine dair pek bir şey vaat etmiyor.

SİYASİ VE AHLAKİ...

Açıklamada vurgulanan bir diğer nokta da Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası’nın reddidir. Bu, yüzeyde bir halkın reddedilmiş haklarını savunma çağrısı gibi görünse de gerçekte siyasal İslamın Cumhuriyetin kurucu ilkelerine yönelik tasfiye girişimiyle örtüşüyor.

Lozan yalnızca Türk halkının değil, aynı zamanda Anadolu toprağında yaşayan, Kürtlerin, kadınların, Alevilerin, gayrimüslimlerin ve emekçilerin laik yurttaşlık temelinde eşit statü kazanması ilkesinin diplomatik ifadesidir. 1924 Anayasası elbette eleştirilebilir ama onun tasfiyesiyle beraber gelen şey laikliğin, kadın haklarının ve eşit yurttaşlığın da tasfiyesi olacaktır. Bu nedenle bir halkın özgürlüğünü, diğer halkların, toplumsal kesimlerin tarihsel kazanımlarını yok ederek inşa etmeye çalışmak, stratejik ve de ahlaki açıdan son derece sorunludur. Siyasal İslamın “kullanışlı düşmanı” duruma düşmek de cabası.

Bu bağlamda, siyasal İslamın rejiminin zayıfladığı bir konjonktürde, “çözüm süreci” adı altında yeniden masaya konan bu model, siyasal İslam’ın ömrünü uzatmaya ve Kürt hareketinin seçkinlerine yeni bir iktidar alanı açmaya dönük bir taktik izlenimi veriyor. Bu taktik, Kürt işçisinin, göçmen mevsimlik tarım işçisinin, kadın emekçinin, genç işsizlerin, kültürel olarak dışlanmış Alevi Kürtleri adeta, “bahsi diğer” bir ayrıntı gibi görüyor.

Barış, silahların susması onurlu ve arzu edilir bir amaçtır hatta mümkündür de. Ama gerçek barış; refahın, adaletin, sınıfsal eşitliğin ve özgürlüklerin toplumun tüm kesimlerine yayılmasıyla mümkündür. Bugünkü koşullarda önerilen “çözüm” gerçekleşirse (?) kapitalist ve feodal sınıfsal sömürünün olduğu gibi kalacağı, toplumun dincileşme sürecinin ilerlemeye devam edeceği, buna karşılık en fazla bazı kimliklerin tanınacağı anlaşılıyor.

Öyleyse belki de şu savı yeniden vurgulamak gerekir: Türkiye’de gerçek bir demokratik dönüşüm ancak halk sınıflarının laiklik, eşit yurttaşlık ve ekonomik adalet, kültürel hak talepleri etrafında birleşmesiyle mümkün olabilir. Bunun dışında önerilen her şey, yalnızca egemenlik biçimlerinin makyajlanmasından ibarettir.

Yazarın Son Yazıları

Versay’dan sonra yeni jeopolitik

7 Haziran 2026’da Versay Sarayı’nda ve Tahran’da eşzamanlı imzalanan 14 maddelik İslamabad Mutabakatı, İran-ABD savaşını resmen durdurdu

Devamını Oku
22.06.2026
Apartheid şimdi küresel

Sonuçta yeni Apartheid, duvarlarla değil, yaşamın dolaşımını düzenleyen görünmez mekanizmalarla kuruluyor. Bir tarafta sermaye, veri, mineraller ve su için sınırsız hareket; diğer tarafta insan için sınırlı hareket, sınırlı hak, sınırlı nefes. Küresel düzenin hakikati şu: Artık-değer çevrede üretiliyor, fakat yaşamın güvenliği merkezde korunuyor. Bu yüzden Apartheid artık küresel; sermayenin düzeni ise hem ekonomik hem biyopolitik hem de biyo-ırkçı.

Devamını Oku
18.06.2026
Buradan nereye?

Tren bu istasyona, Gezi Parkı, gar katliamı, “darbe”, mühürsüz oy pusulaları, İstanbul Belediye seçimleri hezimeti, tutuklamalar, gizli tanıklar, uydurma kanıtlar, büyük kitlesel mitinglerin yarattığı korku duraklarından geçerek geldi.

Devamını Oku
15.06.2026
Yaklaşan fırtınaya hazır mıyız?

Türkiye’de ağaçlar kesilmeye, ormanlar yakılmaya, su havzaları kurutulmaya gıda krizi derinleşmeye devam ediyor; toplumsal dokusunun örüntüsü çözülüyor. Bir yanda iklim sistemi çökerken öte yanda uluslararası düzen sarsılıyor. İki kriz aynı anda, aynı hızda derinleşiyor. Önümüzdeki 2-3 yol çok ama çok kritik! Bu gidiş içinde iyimser olmak olanaksız. Ülke adeta intihar ediyor!

Devamını Oku
11.06.2026
Süper El Nino’ya hazır mıyız?

İklim krizini hâlâ “gelecek kuşakların sorunu” sananları acı bir sürpriz bekliyor.

Devamını Oku
08.06.2026
Biraz da komplo teorisi

Çok garip zamanlarda yaşıyoruz.

Devamını Oku
04.06.2026