Bloklaşma eğilimi güçleniyor - II

08 Nisan 2021 Perşembe

Uluslararası ilişkilerde bloklaşma eğiliminin arkasında ilk aşamada iki dinamik var. Bunların arkasında da kapitalizmin 1980’lerde devreye giren ve yayılan kriz yönetim modelinin, neo-liberalizmin 2008 finansal kriziyle birlikte tükenmiş olması… Bu kriz yönetim modelinin tükenmesiyle şekillenen dinamikler, Atina ve Isparta arasındaki Peleponnes Savaşları’nı anlatan tarihçi Tükidides’e atıfla, “Tükidides tuzağı” olarak adlandırılan bir duruma doğru gidiyor.

“Tükidides tuzağı”, büyük güçler arası ilişkilerde geri dönülmesi zor ve savaşa yol açma olasılığı yüksek bir tıkanmayı betimliyor: Bir yerleşik hegemonya merkezi, yeni yükselen bir merkezin gelişmekte olan kapasitelerinden korkuyor. Yerleşik merkez bu yeni merkezin yükselişini durdurmak için karmaşık ittifaklar zinciri kurarken sistemde “antropi” artıyor, bu iki merkez arasındaki ilişkilerde kırılma noktaları çoğalıyor. Korku, karşılıklı güvensizlik ortamında, yanlış hesaplara dayanan hamlelerin “güçler dengesini”, “güçler arası savaşa” dönüştürme olasılığı da giderek güçleniyor.

İKİ DİNAMİK

Bir kriz yönetim modeli, kapitalizmin kimi kriz eğilimlerini ötelerken çelişkilerinin kimi ürünlerinin bir kırılma noktasına doğru birikmeye devam etmesini önleyemez. Bu, neo-liberalizm için de geçerliydi. 

Neo-liberal küreselleşme ortamında yeni kapitalist birikim merkezleri yükseldi. Ekonomik birikim, siyasi güç birikimine, teknolojik ilerlemeye de yol açar. Bu merkezler içinde Çin, hızla dünyanın en büyük ekonomisi, yapay zekâ, kuantum bilgisayarları, 5G, uzay teknolojisi gibi stratejik alanlarında öncü konumuna yükselmeye başladı. Çin kapitalizmi hızla genişlerken karşılaştığı mekânları kendi gereksinimleri doğrultusunda yeniden yapılandırıyor, bir anlamda kendi küreselleşme modelini inşa ediyordu. Çin’in bu yükselişi hem kriz yönetim modelinin tükenme sürecinin bir sonucuydu hem de onun tükeniş sürecini hızlandırıyordu. 

Bu süreç emperyalist sistem içinde ülkeler arasında, şekillenmiş bölüşüm ilişkilerini değiştirmeye başladı. Şimdi emperyalist sistem, kaçınılmaz olarak bir “yeniden paylaşım” noktasına doğru ilerliyor.

Neo-liberalizm, gelir dağılımındaki dengesizlikleri, merkez ülkelerin içinde daha da bozarak “sağ popülizmi”, daha doğrusu “süreç olarak faşizmi” yeniden canlandırdı, kimi ülkelerde de iktidara taşıdı. Böyle durumlarda tarihsel örneklerden, hükümetlerin kendi meşruiyetlerini korumaya devam edebilmek için, “süreç olarak faşizmin” kitle tabanını oluşturan kesimlerin, ekonomik, sosyal, kültürel taleplerine cevap vermeye, ekonomik alandaki yetersizliklerini kültürel alandaki adımlarla kapatmaya çalıştıklarını görüyoruz. Hükümetler, işsizliğin artmasını önlemek için sanayi politikalarına, kamu yatırımlarına (silah sanayisi istihdam yaratmaya elverişlidir) dış ticarette korunmaya, toplam talebi (tüketici ve yatırımcı) destekleyen maliye politikalarına öncelik vermeye başlıyorlar. Hükümetlerin ırkçı, yabancı düşmanı söylemler karşısında direnci de azalabiliyor, milliyetçi, yayılmacı politikaları benimsemeleri kolaylaşıyor. Bu gelişmeler ekonomik ve siyasi alanlarda uluslararası gerginlikleri daha da artırıyorlar.

YENİ ‘SOSYAL DEMOKRASİ’

Yükselen bir güce karşı direnebilmek, müttefiklere örnek olarak liderliği koruyabilmek için ülke içinde sınıflar arası ilişkileri, “toplumsal mutabakatı” konsolide etmek gerekir. ABD’de Biden yönetiminin, neo-liberalizmin yarattığı toplumsal yıkımın sonuçlarından kaynaklanan gerginlikleri, kutuplaşmayı azaltacak, ekonominin rekabet gücünü artıracak örnek olacak yeni bir model bulma çabalarını işte bu yukarıda özetlenen bağlam içinde değerlendirebiliriz. 

İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde iki bloklu denge sisteminde bu modelin en başarılı uygulayıcısı “düzenleyici” sosyal demokrat partiler, kitlesel sendikalar ve refah devleti politikalarıydı. Biden’ın da bugün bir yeni model arayışında Demokrat Parti’nin tarihinden, 1930’larda Roosevelt’in “New Deal” ve 1964’te Lyndon Johnson’un “Great Society” programlarından esinlendiği söylenebilir.

Diğer bir deyişle, Biden yönetiminin “sosyal demokrat” politikalarını, bloklaşma sürecinin öbür yüzü, yeni bir kriz yönetim modeli inşası çabaları olarak okuyabiliriz.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları