Tuz kokarsa

27 Ekim 2016 Perşembe

AKP hükümetinin, parti yöneticilerini, hatta yandaşlarını silahlandırma niyeti “ya tuz kokarsa” deyimini anımsattı.
Kapitalist toplumda şiddeti uygulama tekeli, devletin elindedir. Devlet bütün vatandaşlarının can ve mal güvenliğini korumakla, hükümet de bu devleti yönetmekle yükümlüdür. Bir hükümet, “devletin şiddet uygulama tekeli” elindeyken, kendi yandaşlarını silahlandırmaya başlıyor, böylece toplumu bölerek, silahlanamayan vatandaşların güvenliğini, silahlanmış yandaşların insafına bırakıyorsa, “tuz kokmuş” demektir.

Parti ve hareket
Faşist partiler bile taraftarlarını silahlandırırken Arditi, SS, Falanj, örgütlenmeleri gibi sınırları belli, yapılanmalar içinde tutarak kontrol ederler.
Faşist parti sıradan kapitalist partilerden farklıdır; bir toplumsal harekete dayanır. Bu durum, parti ve hareket, parti ve devlet arasındaki sınırları bulanıklaştıran özgün bir dinamik yaratır. Hareket partiyi, devleti, devlet toplumu, lider “hepsini” kapsamaya başlar.
Siyasal İslamın da faşizmin bu özgün dinamiğini anımsatan özellikleri olduğunu görüyoruz. Bu dinamiğin içinde, siyasal İslamın projesinin şeriata dayalı bir yaşamı topluma dayatmaya ilişkin totaliter özellikleri, kendisinden olmayanlara, kadınlara, LGBT hareketine karşı düşmanca, hatta saldırgan tutumu kısa sürede İslamofaşizm kavramını yarattı.
Shadi Hamid gibi siyasal İslamı özellikle Müslüman Kardeşler ve Selefi akımlar bağlamında inceleyen yazarlar, parti ve hareket arasındaki sınırların belirsizliğinin özellikle parlamenter demokratik siyaset bağlamında yarattığı sorunlara ışık tutuyorlar. Siyasal İslamın partisi meclise girince, hatta hükümete gelince, hareketin kadına ve eğitim sistemine ilişkin taleplerini, devraldıkları düzenin istikrarı için gereken ekonomik, toplumsal taleplerin önüne, çoğunlukçu (kendisine oy vermeyen seçmeni yok sayan) bir anlayışla koyuyorlar.

De te fabula narratur (*)
Devlet kurucu, fetihle yayılmış bir din olarak yasal bir yapılanmaya (şeriata) dayalı, bir halife (merkez) beklentisi geleneği, bugün siyasal İslam hareketine, onu temsil eden partilere, kapitalist toplumun parlamenter demokratik devlet biçimine sığmayan “devrimci” (düzeni kökten, gerektiğinde şiddetle değiştirme anlamında) bir boyut getiriyor.
Bu partiler iktidara seçimle gelseler bile, siyasal İslamın temsilcilerinin gözünde, var olan yasaların, devletin kurumlarının, disiplin ve cezalandırmanın yerleşik kurallarının, parti-seçmen, ekonomi- siyaset ayrımının, bir meşruiyeti olmuyor.
Siyasal İslam, parlamenter siyasetin, yargının, partisinin projesine uymayan uygulamalarını, yaşamsal bir tehdit, adeta “siyasi darbe” olarak algılıyor.
Bu “devrimci” hareket ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak, toplumu dönüştürmeye devam edebilmek istiyor. Öyleyse, muhalif sesler susturulacak, projeyle uyumlu olmayan unsurlar devlet aygıtından temizlenecek, toplumda kanaatleri üreten medya, gelecek kuşakları üreten eğitim sistemi tümüyle denetim altına alınacaktır.
Modern kapitalist toplumda - hazlara dayalı tüketim modeli içinde, nüfusun çoğunluğunu siyasal İslamın içine katmak, katılanların sadakatinden emin olmak mümkün olmayacağından iktidardakiler hep korku içinde yaşayacaklar, güvenliklerini gittikçe artan baskı ve terörde arayacaklardır: Sokakların kontrol edilmesi, toplumsal muhalefetin sindirilmesi, hükümetin uygulamalarını sorgulayacak olası protesto eylemlerinin bastırılması için, polisin yanı sıra kendi yandaşlarını (hareketi) da silahlandırmaya başlaması gerekecektir.
Vatandaş, can ve mal güvenliği için devlete bakar. Peki, siyasetin, devletin korumasının dışına itilen, silahlananların insafına terk edilenler kime bakacaktır? Artık “tuz kokmuştur” demokratik haklar, özgürlükler için direniş yaşamsal bir önem kazanmıştır.
                             
(*) Anlatılan senin hikâyen.  


Yazarın Son Yazıları

Büyük belirsizlik 12 Ekim 2020
ABD’ye ne oluyor? 5 Ekim 2020
Ya seçimle gitmezse? 24 Eylül 2020
Fanteziler ve iki tarih 3 Eylül 2020