‘Yapışkan Statüko’

13 Kasım 2013 Çarşamba

Sarıgül’ün, CHP’ye dönmesine ilişkin haberleri okurken “yapışkan statüko”, “patika bağımlılığı” kavramlarını anımsadım (09.11.2011 www.globalpolitikultur.blogspot. co.uk/2011/11/tek-parti-egemenligiyapskan- statuko.html ). O yazımda “pasif devrim” kavramından yararlanıyor, uzun süreli tek parti egemenliği dönemlerinde siyasette oluşan “patika bağımlılığı” denen olguya yol açan “algısal kilitler”den söz ediyordum.
“Pasif devrim” kavramı da “sivil toplum” alanının, egemen öznellik biçimleri, kurumlar, ortak yaşam alanlarının nitelikleri, belki de en önemlisi, belli bir “hakikat rejimi” doğrultusunda adeta “moleküler” düzeyde dönüştürülmesine işaret eder.
“Algısal kilitler” ve “patika bağımlılığı” kavramları, yürütme üzerinde uzun süre tek bir partinin egemen olduğu ülkelerde, bu partinin iktidar yaşamının çok ötesine uzanan, kalıcı davranış biçimleriyle ilgili. Bu toplumlarda bir kez yerleştikten sonra değiştirilmesi giderek zorlaşan bir “yapışkan statüko” olarak şekillenebiliyor. Muhalefetin hükümet partisi karşısında uzun süre bir seçenek oluşturmakta başarısız kaldığı durumlarda “statüko” daha “yapışkan” oluyor.
“Statüko”nun “yapışkanlık” düzeyini belirleyen bir etken de tek parti hükümetinin, ülkenin siyaset yapma süreçleri, alanları üzerinde kurmayı başardığı “tekelci yapılanmalar” (kurumlar ve söylemler, değerler). Bu “tekelci yapılanmalar”, siyaseti etkilemek isteyenleri kendilerine katılmaya zorluyor. Bir kez katılım gerçekleştikten sonra, “tekelci yapılanma” hatalara yol açsa da bu “statüko”nun dışına çıkarak başka seçenekler aramak verimsiz bir çaba gibi görünmeye başlıyor.

‘Patika bağımlılığı’
Bana o yazıyı yazdıran korkuların gerçekleşmeye başladığını düşündüm: Sanırım, CHP kendine özgü yeni bir yol aramak yerine, “ince politika” ya da “triangulation (siyasi yelpazenin iki ucunun dışında ve bunların ortasının üzerinde bir konum oluşturmaya çalışmak: Örneğin Blair) yapıyorum derken, AKP döneminde oluşan “algı kilitlerinin”, “patika bağımlılığı”nın, kısacası AKP’nin dini referanslarla konuşma eğiliminin, genişlemeci dış politika fantezilerinin etkisi altında kalmış. İki örnek vermekle yetineceğim
Birincisi: “... Bu muharrem ayında Rabbim bizi burada buluşturdu. Tutmuş olduğunuz oruçları Allahım en yüce katında makbul eylesin... 10 Kasım’da, Atamız mekânı cennet olsun... Buradan 1’inci Genel Başkanımız Mustafa Kemal Atatürk’e bismillah diyerek şu sözü veriyoruz; artık muhalefetteki son günlerimiz. Önce Allahım sonra partili arkadaşlarım, sonra yurttaşlarım izin verirse İstanbul’un anahtarını Genel Başkanımız’a getireceğiz. Yolumuz açık olsun, Allahım hepimizi korusun...” (Sarıgül’den aktaran: Hürriyet)
Bu konuşmada altını çizdiklerim, “dini hakikat rejimine” sadakatini açıklamış bir siyasi partinin, örneğin AKP’nin, ya da Müslüman Kardeşler gibi akımların söylemleri içinde meşru, tutarlı, sorgulanması gereksiz ifadelerdir. Böyle bir açıklamayı yapmış olan bir partiyi, kimse, modern seküler bir politikada, rakipleri karşısında avantaj sağlamak adına dini istismar etmekle suçlayamaz.
Ne ki, bu altını çizdiğim ifadelerin, laik, aydınlanmacı, sosyal demokrat, halkçı ilkelerle, politika yapmayı amaçladığını, “Atatürk’ün partisi” olduğunu iddia (sadakat beyan) eden bir partinin söylemi içinde, bir bilgisayarın işletim sistemini ele geçirmeye yönelik bir virüs programı gibi etki yapması kaçınılmazdır.
Kılıçdaroğlu, “Tek amacımız var. (...) Haramilerin saltanatına son vermek. Biz siyaseti halka adanmışlık olarak biliriz. Biz siyaseti cebimizi doldurmak için değil, halkın zenginleşmesi için yaparız”... “CHP’li olmak demek özel yaşama saygı duymak ... demektir” gibi CHP’nin halkçı, laik, geleneğiyle uyumlu ifadeler kullandıktan sonra ilginç bir saptama yapmış: “Küçük olsun benim olsun dönemi bitmiştir. Büyük olsun Türkiye’nin olsun diyoruz artık”.
Bu saptamanın ilk yarısı anlamsızdır, ikinci yarısı için söylenmiştir! İkinci yarısı ise önce, AKP oluşmadan, Cumhuriyetin “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini içe kapanmak olarak yorumlayan, eleştiren, Ortadoğu’ya belli bir misyonla girmesini isteyen ABD’li uzmanları, sonra da Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” savlarını anımsatıyor.
Bu uyarılar bir işe yaramaz biliyorum ama yine de “Söyledim ve ruhumu kurtardım!” (Dixi et salvavi animam meam.)


Yazarın Son Yazıları

Rejim ve realite 29 Ekim 2020
Büyük belirsizlik 12 Ekim 2020
ABD’ye ne oluyor? 5 Ekim 2020
Ya seçimle gitmezse? 24 Eylül 2020