Küresel kapitalizmin 21. yüzyıldaki önemli dönemeçlerinden birisi olarak işin otomasyonu ve robotlaşmaya dayalı üretim biçimlerinin yaygınlaşması gösteriliyor. Bu dönüşüm “sanayi 4.0” gibi dijital sözcük oyunlarıyla betimlenirken aslında sanki salt teknolojik bir ilerleme öyküsünden ibaretmişçesine ele alınıyor. Oysa, bir sosyal ilişki olarak teknoloji, kuşkusuz, işgücünün niteliği ve iş süreçlerinin toplumsal örgütlenmesi bakımından son derece derin etkileri de beraberinde dönüştürecek.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün öngörülerine göre sanayi sektörlerinde yoğunlaşması beklenen robot kullanımı ve otomasyona dayalı üretim biçimleri önümüzdeki yüzyılda sanayide çalışanların en az yüzde 40’ını olumsuz etkileyecek; onlarca iş sahası, yerini robotların düzenleyeceği iş süreçlerine bırakacak. McKinsey Küresel Enstitüsü’nün araştırmacıları ise otomasyonun ve yapay zekâ ile donatılmış robotların sanayide yaygınlaşması sonucunda 2030 yılına değin 400 milyon istihdam kaybının yaşanacağını vurgulamaktalar. (*) McKinsey yazarlarına göre bu rakam küresel işgücü arzının yüzde 14’üne ulaşmakta.
Daha dar bir çerçevede, iş sahaları açısından baktığımızda söz konusu beklenen istihdam kayıplarının, fiziksel ve kol emeğine dayalı işlerde yüzde 14, temel algılamalara dayalı işlerde ise yüzde 15 düzeyinde olacağı öngörülmekte.
Diğer yandan teknolojik ilerlemeye bağlı olarak emeğin üretkenliğinde beklenen artışlar bir dizi “yeni” iş sahasının da gelişebileceğini muştuluyor. McKinsey’in araştırmacıları önümüzdeki on beş yılda “teknoloji ve adaptasyona dayalı beceriler” gerektiren işlerde istihdam artışlarının yüzde 55; genel anlamda niceliksel işlerdeki isithdam kazanımlarının yüzde 24 düzeyinde olmasının beklendiğini öne sürüyorlar. Küresel toplamda otomasyon ve yapay zekâya dayalı iş süreçlerinde beklenen verimlilik artışları yeni istihdam kazanımlarını uyaracak ve buna bağlı işgücü talebi de 555 milyon kişiye ulaşacak.
Ancak, burada büyük bir ancak uyarısını yapmak gerekiyor. Teknolojik ilerlemenin yeni iş sahaları ve ek istihdam talebi yaratması beklenmesine karşın, bu olanağın çoğunlukla doğrudan “teknolojiyi üreten ülkelerce” üleştirileceğinin altını çizmek gerekiyor. Dış borçlanmaya (veya arazi rantlarına ya da kamu mallarının elden çıkarılmasına) dayanarak sürdürülen teknoloji ve enerji ithalatçısı “takipçi” ülkelerin bu tarihsel olanaktan yararlanması, kuşkusuz, öyle sanıldığı gibi kolay olmayacak.
Bütün bu dönüşümlerin anahtar sözcüğü ise “işgücünün eğitimi”. Hemen her kesimin dilinde olan bu tılsımlı sözcük “sanayi 4.O” büyüsünün de ayrılmaz parçası. Gerçekten de “yeni” iş sahalarına uyum sürecinde işgücünün niteliğinin dönüştürülmesi, eğitilmesi ve yeni teknolojiler ile donatılması ciddi eğitim yatırımlarından geçiyor. Oysa eğitimin sıradanlaştırıldığı ve ticarileştirildiği bir dünyada eğitimde fırsat eşitliği artık çok gerilerde kalmış bir sosyal olanak olarak duruyor. Onun yerine kapitalizmin tüm eğitim ve sosyal altyapı maliyetlerini bireyselleştirdiği ve işçinin eğitim ve teknolojik donanımının kendi sorumluluğunda olduğu acımasız rekabetçi bir birikim rejimine doğru evrildiğini gözlemekteyiz. Nitekim vasıflı / eğitimli ve vasıfsız / düşük eğitimli işlere bağlı olarak yaratılan ücret eşitsizliğinin 21. yüzyılda kapitalist birikim rejiminin karılaşacağı en büyük sorunların başında geleceğini öngörmek yanlış olamayacak.
İşgücünün eğitimine ayrılan kamu kaynakları ise bu dönüşümü sağlayabilecek düzeylerin çok gerisinde kalıyor. OECD verileri işgücünün eğitimine ayrılan kamu kaynaklarının OECD üyesi ülkelerin milli gelirlerinin ancak yüzde 2’ler düzeyinde, neredeyse ihmal edilebilir bir boyutta seyrettiğini dile getiriyor. Aşağıdaki tablo belli başlı ülkelerde işgücünün eğitimi diye anılan kamu yatırım harcamalarının nasıl da bastırılmakta olduğunu bir çırpıda özetliyor.
OECD verileri bir sosyal hak olarak işgücü eğitiminin, “mali disiplin”, “bütçe
açıklarının azaltılması”, veya “kamuda tasarruf” gibi sözcükler aracılığıyla, nasıl da içi boş siyasi bir söylenceye dönüştürülmekte olduğunu belgeliyor.
Bu koşullar altında, 21. yüzyılın ilk yarısına kalmadan gerçekleşeceği savlanan yeni sanayileşme tasarımlarının öngörülen işsizlik, sosyal dışlanma ve eşitsizlik sorunlarını küresel kapitalist sistemin çözebileceğini bekliyor musunuz?
Bu konuya önümüzdeki hafta, Türkiye’yi de içererek, devam etmek arzusundayım.
(*) McKinsey Global Institute, “AI, automation, and the future of work: Ten things to solve for”, Temmuz 2018.
Küresel kapitalist sistemin çözümsüzlüğü
Yazarın Son Yazıları
Amerika’da enflasyon yeniden
Kârların aşısından halkların aşısına...
Girişimci fabrikası üniversiteden enflasyona...
Halkın ekonomisi, ‘Özgür İktisat’
Rakamların anlattığı: 128 milyar dolar ve 60 milyar TL
Mundell ve açık makroekonomi
2018 Ağustos sonrasında enflasyon ve ücretler
Üniversiteler küresel tehdit altında
Paranın ve merkez bankacılığının serüveni, insanlık tarihinde görece yeni bir olgu.
Bitmeyen masal: Yapısal reform
Türkiye’de kadın olmak
Büyüme, istihdam, bölüşüm üstüne
Aşı emperyalizmi
24 Haziran 2018 ve sonrası
Türkiye İşçi Partisi 60, DİSK 54 yaşında
Biden’ın üçlemi
Kapitalizmin 1980 dönemeci ve 24 Ocak’lar
Üniversite nedir, ne değildir?
‘Yeni’ Türkiye’de mutfağın enflasyonu
Ücretli emek, küresel ekonomide ve Türkiye’de
Leo Panitch ve ütopyalarımız
Paris Sözleşmesi’nin beşinci yılı
Salgın günlerinde asgari ücret gerçekleri
Krize karşı paketler ve büyüme
19 Kasım öncesi ve sonrasıyla sanayi
19 Kasım’ı beklerken
Sınırsız sömürü, dibe doğru yarış
ABD seçimleri
“Son dönemin en kritik yapısal reformu hayata geçti. Cumhurbaşkanımızın başkanlığında Sanayileşme İcra Komitesi’ni kuruyoruz. Ekonomi tarihimizde böyle bir vizyon ilk defa hayata geçmiş olacak. Bu komitede, sanayimize seviye atlatacak ve ülkemizi geleceğe hazırlayacak kararlar, ilgili bakanlıklarla birlikte alınacak. (...) Uzun vadeli kamu alımlarını destekleyebileceğiz, böylece sanayide ölçek oluşumunu teşvik edeceğiz. Finansman, gümrük, çevre, altyapı, lojistik ve enerji gibi alanlarda kurumlar arası koordinasyonu hızlandırıp yatırımcının önünü çok net görmesini sağlayacağız. Tedarik zincirlerindeki kritik ürünlerin yerlileşmesini teşvik edip yurtiçi üretim çeşitliliğini zenginleştireceğiz.”
IMF’nin yılda iki kez yayımladığı “Dünya Ekonomisi Görünümü” (WEO) raporunun ardından Dünya Bankası ile birlikte düzenlediği yıllık toplantılarının ardından gözler bir kez daha dünya ekonomisinin Covid-19 krizi ve sonrasındaki olası seyrine çevrildi.
Amerika Başkanı Trump’ın Covid-19 virüsüne yakalanması ve neredeyse mucizevi bir biçimde kısa sürede sağlığına kavuşarak görevine geri dönmesi, geçen haftanın önemli başlıklarından birisiydi.
Ülkemizin yoğun ve yıpratıcı gündemi arasında, geçen hafta sessiz sedasız bir yıldönümü kutlandı: Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) bundan 60 yıl önce 30 Eylül 1960’ta 91 sayılı kanun ile kurulmuştu. Böylece Türkiye, kalkınmasını artık “iktisadi ve toplumsal hayatın bütününü göz önünde bulunduran ve en son tekniklere dayanan yeni ve ileri bir planlama anlayışı içinde gerçekleştirilecekti”.
2020-2023 yıllarını kapsayan Yeni Ekonomi Programı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından dün açıklandı.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu’na dayanarak 23 Ocak 1953’te kuruldu. Altmış beş ile yayılmış tabipler odalarına kayıtlı yüz bini aşkın hekimi bünyesinde barındırmakta. Üyelerinin yarısı kamuda çalışan, üyeliği zorunlu olmayan hekimlerden oluşuyor.
Ulusal ekonominin seyrindeki inişli çıkışlı dalgalanmaların alfabenin harflerine benzetilerek açıklanmaya çalışılması ekonomi gündemimizin renkli ve popüler uğraşları arasında. Özellikle ilgi çeken harf, V ! Bununla daralan bir ekonominin, aynı hız ve kararlılıkla çıkışa geçeceği vurgulanıyor. Örneğin, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak geçen hafta içerisinde yaptığı açıklamada, “tüm öncü göstergeler Türkiye açısından en kötünün geride kaldığını gösteriyor. 2. yarıda ‘V’ şeklinde toparlanma bekliyoruz” sözleriyle bu beklentiyi dile getirmekteydi.
Bu satırların yazıldığı sırada dünyada toplam olgu sayısı 27 milyon 436 bin kişiyi aşmış; virüs nedeniyle yaşamını kaybedenlerin sayısı 896 bin kişiye ulaşmış idi. 7 Eylül itibarıyla, Sağlık Bakanlığı’nca yayımlanan resmi verilere göre, ülkemizdeki aktif olgu sayısı 281 bin 509 kişi; yaşamını kaybedenlerin sayısı ise 6 bin 730 idi.
Türkiye’nin milli geliri 2020’nin ikinci çeyreğinde bir yıl öncesine oranla yüzde 9.9 azaldı.
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, geçen hafta “Türkiye, tarihinin en büyük doğalgaz keşfini Karadeniz’de gerçekleştirdi” sözleriyle kamuoyunda bir süredir beklenmekte olan müjdeyi açıkladı. Erdoğan, 320 milyar metreküp doğalgaz rezervi bulunduğunu belirterek “Hedefimiz 2023’te Karadeniz gazını milletimizin kullanımına sunmaktır” dedi. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da söz konusu müjdeyi “Artık cari fazlayı ve döviz fazlasını konuşacağımız yeni bir dönem başladı” sözleriyle karşıladı.
Türk Lirası’nın uluslararası paralar karşısında hızla değer yitirdiği günlerin ardından konuşan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, dövizdeki pahalılığın vatandaşlar açısından önemli olmadığının altını çizerek “Önemli olan kurun seviyesi değil rekabetçi olup olmamasıdır” dedi ve “Turizmin gelmesi için ihracatçı için benim para birimim daha cazip, daha rekabetçi olsun” görüşünü savundu.
Başlığımızdan yola çıkalım: “Türk Lirası’nın seyrini ve TC Merkez Bankası’nın ne yapmak istediğini anlamak” hiç de zor değil aslında… Bu sorulara yanıt verebilmek için çok derin iktisat bilgisine de ihtiyaç gerekmiyor. Biraz sağduyu, en temel birkaç veriyi izlemek ve önyargılı, bağnaz inançlardan uzak, akılcı düşünmek yeterli. Ama bu saydıklarımız içinde de en zor olanı sonuncusu: Bağnazlık ve kör inançlara değil, bilimsel şüpheye ve aklın üstünlüğüne dayanmak.