Durum budur: Umudum yok

21 Ekim 2015 Çarşamba

Herkesin öfkeyle, acıyla baş etme yolları farklıdır. Ben de bugünlerde sürekli film izliyorum. İzlediğim her film yepyeni soruları aklıma getiriyor. Örneğin “Köstebek” adlı film. Film İngiliz istihbarat dairesinde bir köstebeğin var olduğu bilgisiyle başlıyor. Yani örgütte karşı taraf için çalışan bir istihbarat ajanı var. Bu karşı taraf Rusya da olabilir, Afganistan da, İran da. Film ilerledikçe İngiliz istihbaratının Rusya’daki bir kasabı, İran’daki bir ebru sanatçısını, Afganistan’da bir öğretmeni nasıl kendi çıkarları için kullandığını görüyoruz. Yani kısaca film güçlü bir istihbarat örgütünün nasıl çalıştığını altı yaşında bir çocuğa anlatır gibi anlatıyor.
Filmi izlerken birden aklıma, yaklaşık üç yıl önce yapılan Kozmik Oda baskını geldi. Kozmik Oda’da ne vardı? Bir şey vardı elbette, bunu da filmden öğrendim. Kozmik odalar her yerde ajan listelerinin bulunduğu odalar. Bu listeler çok kıymetli, ancak birkaç kişi tarafından bilinen listeler. Bence bizim Kozmik Oda’yı basanlar bu listeyi ele geçirdiler. Yani Türkiye birden dünya üstündeki gözlerini kaybederek kör oldu. Belki hayal gücüm fazla kötüye kurgulanmış ama ülkemizin çevre ülkeleriyle ilişkilerine, IŞİD ve PKK ile mücadelesine bakarak, dehşet bir istihbarat zayıflığından rahatlıkla söz edilebilir. Bu arada şunları da söylemek isterim. Her ülkenin başka ülkelerde ajanları, anlı şanlı casusları vardır, Türkiye’nin de olmalıdır. Ayrıca bu filmden sonra anladım ki, barış zamanında da, savaş zamanında da bizim konumumuzda olan bir ülkenin kuvvetli bir orduya ve kuvvetli bir istihbarat ağına ihtiyacı varmış. Gözlerini kaybetmiş bir ülke, bir de hayatında diplomasi nedir bilmeyenlerle doldurulan Dışişleri Bakanlığı’yla ne yapabilir? Sadece güçlülerin emir eri olabilir.
Beni etkileyen ikinci film, “Her Gün, Her Gece Günaydın” adlı bir filmdi. Bu filmin kahramanı kadın, bir savaş fotoğrafçısıydı. Elinde makinesi nerede bir savaş, bir yıkım olmuşsa oradaydı. Kocası, kızları artık durmasını istiyorlardı. Son bir işe gitti kadın. Çeşitli ilişkileri sayesinde, Taliban’ın canlı bomba merkezinde fotoğraf çekmeyi başarabilirdi. Yola çıktı, örgütün içine sızdı. Film bundan sonra dokuz yaşındaki bir küçük kızın nasıl canlı bomba seçildiğini, nasıl hazırlandığını gösteriyordu. Fotoğrafçı kadının izlediği sahnelere dayanmak mümkün değildi, ben de dayanamadım. Etkileyici bir dini ayinle seçilen kızı, annesi ve ablaları gözyaşlarını tutarak yıkayıp giydirdiler. Küçücük bedenine bombaları kızın annesi sardı. Sonra kadınlar tek tek gelerek kızın elinden öptüler ve çarşafını giydirdiler, sonra bir Taliban militanı geldi ve kızı götürdü. Annesi ancak o zaman ağlayabildi.
Filmi izlerken, sürekli aklımda Ankara, Suruç canlı bombaları vardı. Konuşuyorlardı: “Bu dünyada iş yok, öteki dünyaya geçmeliyiz.” Filmde kızı birileri seçiyordu, biz de ise canlı bomba kendisi ölüme talip oluyordu. Bu dünyadan umudunu böylesine kesmek nasıl bir şey? Bu soruyu bana pek çok kişi soruyor, “Işıl sen oraları bilirsin, bu Adıyaman nasıl bir yerdir?” Yanıt veriyorum, “İki caddesi vardır, bir türkü barı, bir diskoteği yoktur. Bir kültür merkezi yoktur ama her yer kahve doludur, işsiz insanların kahvede oturmaktan başka çareleri yoktur. Sanki bir çöl gibidir.” Bunları anlattığımda dostlarım ağlıyor, evet intihar bombacısı olmak, pek çok genç için bir varoluş nedeni olabilir. Ülkemiz bu gençlerle dolu.
Bu arada çevremizdeki umutsuzluk ağının giderek genişlediğini söylemek isterim. Yıllardır alışveriş yaptığım pastaneler, dükkânlar kapanıyor. Soruyorum, “Ne iş yapacaksınız?” İnsanlar omuzlarını silkerek yanıt veriyorlar, “Hiçbir şeyden umudum yok.”  


Yazarın Son Yazıları

Belleğimdeki deprem 1 Kasım 2020