Herkesin öfkeyle, acıyla baş etme yolları farklıdır. Ben de bugünlerde sürekli film izliyorum. İzlediğim her film yepyeni soruları aklıma getiriyor. Örneğin “Köstebek” adlı film. Film İngiliz istihbarat dairesinde bir köstebeğin var olduğu bilgisiyle başlıyor. Yani örgütte karşı taraf için çalışan bir istihbarat ajanı var. Bu karşı taraf Rusya da olabilir, Afganistan da, İran da. Film ilerledikçe İngiliz istihbaratının Rusya’daki bir kasabı, İran’daki bir ebru sanatçısını, Afganistan’da bir öğretmeni nasıl kendi çıkarları için kullandığını görüyoruz. Yani kısaca film güçlü bir istihbarat örgütünün nasıl çalıştığını altı yaşında bir çocuğa anlatır gibi anlatıyor.
Filmi izlerken birden aklıma, yaklaşık üç yıl önce yapılan Kozmik Oda baskını geldi. Kozmik Oda’da ne vardı? Bir şey vardı elbette, bunu da filmden öğrendim. Kozmik odalar her yerde ajan listelerinin bulunduğu odalar. Bu listeler çok kıymetli, ancak birkaç kişi tarafından bilinen listeler. Bence bizim Kozmik Oda’yı basanlar bu listeyi ele geçirdiler. Yani Türkiye birden dünya üstündeki gözlerini kaybederek kör oldu. Belki hayal gücüm fazla kötüye kurgulanmış ama ülkemizin çevre ülkeleriyle ilişkilerine, IŞİD ve PKK ile mücadelesine bakarak, dehşet bir istihbarat zayıflığından rahatlıkla söz edilebilir. Bu arada şunları da söylemek isterim. Her ülkenin başka ülkelerde ajanları, anlı şanlı casusları vardır, Türkiye’nin de olmalıdır. Ayrıca bu filmden sonra anladım ki, barış zamanında da, savaş zamanında da bizim konumumuzda olan bir ülkenin kuvvetli bir orduya ve kuvvetli bir istihbarat ağına ihtiyacı varmış. Gözlerini kaybetmiş bir ülke, bir de hayatında diplomasi nedir bilmeyenlerle doldurulan Dışişleri Bakanlığı’yla ne yapabilir? Sadece güçlülerin emir eri olabilir.
Beni etkileyen ikinci film, “Her Gün, Her Gece Günaydın” adlı bir filmdi. Bu filmin kahramanı kadın, bir savaş fotoğrafçısıydı. Elinde makinesi nerede bir savaş, bir yıkım olmuşsa oradaydı. Kocası, kızları artık durmasını istiyorlardı. Son bir işe gitti kadın. Çeşitli ilişkileri sayesinde, Taliban’ın canlı bomba merkezinde fotoğraf çekmeyi başarabilirdi. Yola çıktı, örgütün içine sızdı. Film bundan sonra dokuz yaşındaki bir küçük kızın nasıl canlı bomba seçildiğini, nasıl hazırlandığını gösteriyordu. Fotoğrafçı kadının izlediği sahnelere dayanmak mümkün değildi, ben de dayanamadım. Etkileyici bir dini ayinle seçilen kızı, annesi ve ablaları gözyaşlarını tutarak yıkayıp giydirdiler. Küçücük bedenine bombaları kızın annesi sardı. Sonra kadınlar tek tek gelerek kızın elinden öptüler ve çarşafını giydirdiler, sonra bir Taliban militanı geldi ve kızı götürdü. Annesi ancak o zaman ağlayabildi.
Filmi izlerken, sürekli aklımda Ankara, Suruç canlı bombaları vardı. Konuşuyorlardı: “Bu dünyada iş yok, öteki dünyaya geçmeliyiz.” Filmde kızı birileri seçiyordu, biz de ise canlı bomba kendisi ölüme talip oluyordu. Bu dünyadan umudunu böylesine kesmek nasıl bir şey? Bu soruyu bana pek çok kişi soruyor, “Işıl sen oraları bilirsin, bu Adıyaman nasıl bir yerdir?” Yanıt veriyorum, “İki caddesi vardır, bir türkü barı, bir diskoteği yoktur. Bir kültür merkezi yoktur ama her yer kahve doludur, işsiz insanların kahvede oturmaktan başka çareleri yoktur. Sanki bir çöl gibidir.” Bunları anlattığımda dostlarım ağlıyor, evet intihar bombacısı olmak, pek çok genç için bir varoluş nedeni olabilir. Ülkemiz bu gençlerle dolu.
Bu arada çevremizdeki umutsuzluk ağının giderek genişlediğini söylemek isterim. Yıllardır alışveriş yaptığım pastaneler, dükkânlar kapanıyor. Soruyorum, “Ne iş yapacaksınız?” İnsanlar omuzlarını silkerek yanıt veriyorlar, “Hiçbir şeyden umudum yok.”
Durum budur: Umudum yok
Yazarın Son Yazıları
Sevgili okurlarım izin verirseniz, bugün öncelikle fakir emeklilere günde sadece üç simit parası eden yeni zammı nasıl kullanabileceklerini söylemekle başlamak istiyorum.
Sevgili okurlarım, önümüzde yeni bir yıl uzayıp gidecek ve başka yeni yıllarla buluşacağız.
Sevgili okurlarım, hiç böyle zamanlar yaşamamıştık, “at izinin it izine karıştığı”; her an, her dakika bir lağım pisliğinin üstümüze sıçradığı, bazılarının bu lağım pisliğini dünyanın en güzel kokusu gibi akciğerlerine çekip “Şükür Allah’ıma” dedikleri bir zaman.
Sevgili okurlarım vallahi billahi bana iki şeyden daral geldi.
Sevgili okurlarım sevdiğim tahta heykeller diyarı Değirmendere’ye taşındığımdan beri dostlarım, okurlarım beni hiç yalnız bırakmıyorlar.
Sevgili okurlarım, son yazdıklarıma bir göz gezdirdim.
Sevgili okurlarım, yıllar önce İspanya’nın Endülüs bölgesinde dolanırken nereden aklıma düştüyse yolda gördüğüm Çağlar Boyu İşkence Aletleri Müzesi’ne girivermiştim.
Sevgili okurlarım gerçekten bıktım, neden mi?
Sevgili okurlarım bir an kendimi bir reklam şirketinde çalışırken buldum.
Geçtiğimiz hafta, uzun zamandır siyasal ve ekonomik belirsizlik, biri biterken öteki başlayan savaşlar ve giderek şiddetini artıran emek sömürüsü karşısında umutsuzluğa kapılan dünya halkları, uzun zamandır egemen güçler tarafından özellikle unutturulan bir sözcüğü yeniden anımsadı: “Sosyalizm!”
Sevgili okurlarım tarih bize, ülkelerin çökmesine en çok yardım edenlerin kraldan çok kralcılar olduğunu gösterir.
Sevgili okurlarım ülkemin içinde bulunduğu belirsizlik durumu, giderek çoğalan çocuk çetelerinden söz etmek, öldürülen yoldaşların ardından ağıt yakmak, her gün bir kadın cinayetiyle yüz yüze gelmek beni hiç olmadığım kadar umutsuzluğa sürükledi.
Sevgili okurlarım bu hafta bir vatanseveri, bir doğa koruyucusunu, işi sadece gerçekleri belgelemek olan bir güzel insanı Hakan Tosun’u toprağa verdik.
Bir avukat İstanbul’da kalabalık bir caddede, ofisi önünde maskeli kişiler tarafından Kalaşnikoflarla taranarak öldürülüyor.
Sevgili okurlarım insanın tüylerini ürperten. “Bu kadar da olmaz” dedirten bir fotoğrafa bakıp duruyorum.
Sevgili okurlarım hepiniz benim Adana sevgimi bilirsiniz.
Onun hiçbir şeyden haberi yoktu.
Sevgili okurlarım şimdi gelin İtalya’nın Roma kentinde vahşet resimlerinin sergilendiği bir müzeye girelim.
Sevgili okurlarım bugüne kadar hiçbir kitap beni böylesine acıtmamıştı.
Sevgili okurlarım, sivil itaatsizlik özellikle yasalardan, yönetimden hoşnut olmayanların başvurduğu bir eylemdir.
Sevgili okurlarım bugün yazıma Leonard Cohen’in “Herkes biliyor geminin su aldığını./ Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini./ Ve herkes biliyor zarların hileli olduğunu” şiiriyle başlayayım dedim, herkes biliyor da ben neden böyle doktorun az önce biyopsi yaptığı bir hasta gibi endişeyle bekliyorum.
Sevgili okurlarım iyice kafa sersemi olduk.
Sevgili okurlarım bu yaz kendimi büyük bir açık hava tiyatrosunda oyun izliyor gibi hissediyorum.
Sevgili okurlarım bir hafta önce ülkemizde her yer yanıyordu.
Sevgili okurlarım başlık benim değil, sosyal medyada gördüm, sahibini aradım, bulamadım ama bu başlığa vuruldum.
Sevgili okurlarım bu hafta yazar Pınar Kür’ü sonsuza uğurladık.
Sevgili okurlarım ne yazık ki kavşağa geldik arabayı ya uçurumdan aşağı süreceğiz ya da hepimiz yepyeni sorular sormaya, çözümler bulmaya çalışacağız.
Başlığım kimseyi şaşırtmadı değil mi? Evet, bu canım ülkede yepyeni bir savaş deneniyor.
Sevgili okurlarım şimdilik füzelerle, insansız uçaklarla yapılan savaş bitmiş görünüyor, doğrusu ben bittiğine hiç inanmıyorum. Bir yerlerde gene füzeler uçacak, çocuklar ölecek, ölüyor da. Şimdi gelelim bizdeki asıl savaşa. Evet dostlarım ülkemizin zeytinliklerimizi bitirme savaşı bu.
Sevgili okurlarım meğer bizim bu kadim ülkemizde ne kadar çok savaş uzmanı varmış.
Sevgili okurlarım, epey bir zamandır yaklaşık 20 yıldır bu köşede neredeyse aynı sorunları yazmaktan bıktım.
Sevgili okurlarım gene bir bayram günü, üstelik pazar. Açık konuşmayı severim bilirsiniz öyleyse açık konuşayım ben bu bayramı hiç sevmem.
Sevgili okurlarım bir kentten başka bir kente taşınmak ne kadar zormuş.
Sevgili okurlarım 50 yıldır yaşadığım İstanbul’u bırakıp Kocaeli’nin Değirmendere Mahallesi’ne taşınıyorum.
Sevgili okurlarım 25 yıllık hayat ve iş arkadaşım, kızım Dünya’nın babası cebinde şiirlerle dolaşan tüm hayatı boyunca devrime inanan film yönetmeni Ali Özgentürk’ü sonsuzluğa uğurladık.
Yurdumuz yeniden bizim olmalı!
24. yılını kutlayan Afyonkarahisar Klasik Müzik Festival
Unutma deprem geliyorum der ve gelir!
Analar babalar, çocuklarımıza kıyıyorlar!
Bak şu işe ben şu küçücük Yunanistan’ı kıskanıyorum!