Mayıs, acı ve neşe kol kola (Karantina günlüğü - 8)

10 Mayıs 2020 Pazar

Yeryüzünün bütün çiçekleri açtı, yunuslar kıyılarda zıplayarak gösteri yapıyorlar, foklar kıyıda bırakılan teknelere binmiş sallanıyorlar, geyikler büyük caddelerdeki vitrinlere şaşkınlıkla bakıyorlar, ayılar bal peşinde, nehirler eski türkülerine kavuştu ve yasemin kokusu insanın başını döndürüyor. Çünkü mayıs ayındayız. Toprak, yaşam için yeniden gebe, doğurdu doğuracak.

Hıdrellez şenliklerinde genç kızlar sevgililerini hayal ederek ağaçları rengârenk çaputlarla bir şenlik ateşi gibi donattılar. Türküler, şarkılar söylendi. Ve hayat yeniden kutsandı. Çünkü mayıs böyle bir ay, hayatın kutsandığı bir ay.

Ama bütün bunlar olurken mayıs kokusunu içime çekerken, birden bir yürek sızısı beni ele geçirdi. Mayıs, bu güzelim ay bizim için aynı zamanda ölümlerin ayıdır. 6 Mayıs gecesi, Hıdrellezle birlikte idam edilen cesur yürekli, inatçı üç arkadaşımızın -Deniz, Yusuf, Hüseyin- boyunlarına geçirilen ipin gölgesi hepimizi kıskıvrak yakalar. Hiçbir ağıt, hiçbir söz ipin gölgesini silmez. İp oradadır, onların boynundadır.

Bu yıl mayıs gene genç ölümlerle geldi. Ölüm orucuna yatan üç güzel insan Helin, Mustafa ve İbrahim ardı ardına öldü. Tek istekleri şarkılarını söylemek ve adil yargılanmaktı. Öldüler. Ölümlerinin ardından çok konuşuldu, oysa tek yapacağımız şey sessizce yas tutmaktı. Yas tutmak yaşayanlara her zaman geçmişini ve geleceğini anımsatır. Ve umut yeniden kendine ben varım der.

Ben uzunca bir zamandır karantinadayım, ne zaman sıkılsam aklıma cezaevlerindeki dostlarım, 70 bine yakın öğrenci, anneleriyle birlikte koğuşlarda koşturup duran çocuklar geliyor. Onların ellerinde benim elimdeki gibi akıllı telefonlar yok, onlar ancak el yazısıyla bizlerle haberleşiyorlar ve kapalı, havasız ortamları seven virüs her an onların ciğerlerine hücum etmek için bekliyor. Bu, insanı dehşete sürükleyen bir gerçeklik. Bu koşullarda hayata umutla tutunduklarını hissediyorum ve geçen yazılarımda da belirttiğim tıpkı sağlık çalışanları gibi onları da sevgiyle kucaklıyorum. Çünkü bize direnmeyi ve umudu öğretiyorlar.

Ve ben dehşet içinde kapitalizmin kutsal tapınakları AVM’lerin açılmasını bekliyorum. Yarın açılacaklar, gerçekten merak ediyorum. Kimler gidecek? Kimseler gitmez demeyin, berber randevularının ilk iki haftası şimdiden dolmuş durumda. “AVM’ler iyi ki açılıyor, ayağımıza giyecek ayakkabı kalmadı” diyen insanlar tanıyorum. İnsanların kendilerini şuursuzca o kapalı, havası cezaevlerinden bile kötü, AVM hapishanelerine gönüllü yazılması beni endişelendiriyor. Dünyaya da bakıyorum, New York Central Park güneşlenen, koyun koyuna yatan insanlarla dolu. Fransa’da kahveler her zaman ki gibi, İsveç’te göllere giriliyor, İngiltere’de hemşire ağlıyor, “birazcık ağırlaşanların fişini çekiyoruz” diye. Bütün bunlar bende tuhaf sorulara neden oluyor: Acaba bütün devletler bir anlaşmaya mı vardılar, “Ölen ölsün sağlarla devam ederiz” diye? Çünkü can çekişen kapitalizm bu işten ancak böyle kurtulabilir.

Hay Allah, mayıs ayında olduğumuzu bir an unuttum. Mayıs ayı aynı zamanda en sevdiğim film festivalinin de ayıdır. Uluslararası Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali. Festival bu yıl 23’üncü yaşını kutlamaya hazırlanıyordu, korona belası baş gösterdi. Öyle mi, Uçan Süpürge’nin en kahraman kadınları “evde mi kaldık, öyleyse biz de online bir festival yaparız” dediler. Türkiye’de bir ilk! Ve tüm dünyadan festivale yollanan 1301 film arasından seçilen 76 filmi, online olarak evlerinize, ofislerinize yollarız dediler. Ve inanılmaz bir çabayla çalıştılar, online bir açılış bile yaptılar. Açılışı ve filmleri, ayrıca film yönetmenleriyle yapılan söyleşileri festivalin Ucansupurge.org.tr sitesinden indirerek bilgisayarınızda, telefonunuzda, televizyonunuzda izleyebilirsiniz.

Dünyanın her yerinden, kutuplardan Afrika’nın sıcağına doğru yayılan bir film şenliği bu. Ve filmlerin hepsini kadın yönetmenler çekmiş. Kimi mültecileri, kimi erkek şiddetini, kimi aşkı korkusuzca beyazperdeye aktarmış. Filmlerin ortak noktası cesur olmaları. Bu şaşılacak yeni bir bilgi değil. Artık biliyoruz ki pek çok mesele kadınlar aracılığıyla anlatılıyor. Çünkü dünya değişecekse kadınlar değiştirecek! Ben artık buna fazlasıyla inanıyorum. Sağ olsun Uçan Süpürgeli cadılar. Bu arada bu yıl festivalin Bilge Olgaç Başarı Ödülleri’ni üç kadın paylaştık: Takva’nın ve daha pek çok filmin yapımcısı Sevil Demirci, en sevdiğim filmlerden biri olan Büyük Adam Küçük Aşk filminin yönetmeni Handan İpekçi ve ben. Aldığım en anlamlı ödül Bilge Olgaç Ödülü oldu. Çünkü kadri bilinmemiş bir müthiş kadın yönetmene adanmış bir ödül bu. Tüm kız kardeşlerim adına aldım. Mayısta bir kırmızı gül gibi elime düştü.


Yazarın Son Yazıları

Dualarla uyuturum seni... 23 Şubat 2020