Savaş Yorgunu Topraklarda

17 Ocak 2012 Salı

Hafta sonu Diyarbakır, Nusaybin, Şırnak, Cizre bölgesindeydim. Acılı Uludereye gitmek için. Kar yağıyordu ve sanki toprak yorgundu, insanlar yorgundu, askerler yorgundu.

Yıllarca süren savaş, bu topraklarda neşeyi, iş yapma isteğini, sanki demir bir cendereyle ezip geçmişti.

Cuma günü, başta İHD ve kültür merkezleri olmak üzere Diyarbakırda pek çok yere baskın düzenlenmiş, pek çok kişi gözaltına alınmıştı. Ertesi gün kentin pek çok yerinde basın toplantısı yapılacaktı ama bir anda binlerce kişinin toplandığı Diyarbakırda cumartesi günü 300-400 kişinin ancak toplandığı protestolar yapıldı. Ne olmuştu, kent kendisine uygulanan baskının artık basın toplantılarıyla, mitinglerde durdurulamayacağını mı anlamıştı? Ya da yıllarca süren bir eylem hali, insanları yormuş muydu? Ya da kenti örgütleyen BDP kadrolarının büyük çoğunluğu içeride olduğu için mi bir boşluk vardı?

Bu sorularla Diyarbakırda dolaştım.

Neyse ki, hayat Âşıklar Yolunda, parklarda olanca canlılığıyla devam ediyordu. Kızlı erkekli genç insanlar, sevgili olmanın, genç olmanın tadını çıkarıyorlardı. Aklıma, gördüğüm savaş filmleri geldi; hayat böyleydi işte, bir yanda savaş sürerken, bir yanda en güzel aşklar yaşanırdı. En güzel şarkılar söylenirdi. İnsan onurunun ayaklar altına alındığı savaşa karşı en başarılı direniş buydu.

Diyarbakırdan, 34 kişinin acımasızca öldürüldüğü Uludere bölgesi karlı bir günde yaklaşık altı saat sürüyor. Biz de yollardayız. Şaşılacak bir şey, bölgeyi tanıyanlar bu yolda en az sekiz çevirme ile karşılaşmamız gerektiğini söylüyorlar. Hayret, beni Uludereye götüren gazetemizin Güneydoğu bölgesi sorumlusu Mahmut da şaşkın, bu upuzun yolda bir kez çevriliyoruz. Karanlık basmış, çocuk yüzlü bir asker bizi durduruyor, bagajımıza bakıyor, bagajda bir araba buzdolabı var, asker ne olduğunu soruyor, söylüyoruz, vay buzdolabı mı, vaydiyor; konuşmasından anlaşılıyor ki, bu bölgeden, öyleymiş, Muşluymuş, az bir günü kalmış.

Yola çıkarken bize el sallıyor. Yolun ortasında öylesine savunmasız ki, dehşete düşüyorum. Herhangi bir yerden, herhangi bir kurşunla öldürülebilir. Acaba bunu kendi yüreğinde hissediyor mu? Her çevirme yaptığında ölümle karşılaşma ihtimali ne, biliyor mu? Bir yıldır böyle bir

tedirginlikle yaşamak nasıl bir şey? Bu günlerden ona ne kalacak?

Aklıma, bir dostumuzun oğlu geliyor, askerliğini buralarda yapmıştı, geldiğinde uzun süre konuşmadı, insan içine çıkmadı. Çıktığında sürekli çevresine bakınıp en ufak bir seste kendini masaların altına atıyordu. Bu yıllarca sürdü.

Yoldayız, Nusaybinden sonra yol Suriye sınırıyla baş başa ilerliyor. Suriye sınır kuleleri hemen şurada. Sınırın öte yanında ekilmiş topraklar var, bir de tellerle kuşatılmış bomboş bir arazi devam edip gidiyor. Bu arazi mayınlı ve elli yıla yakın öylece bırakıldığı için dünyanın organik tarıma en uygun toprakları. Hataydan başlıyor, Şırnak dolaylarında bitiyor. İşte İsrail bir zamanlar bu toprakları istemişti, mayından temizleyecek ve 25 yıl ekolojik tarım için kullanacaktı. Az kaldı gidiyordu, Tayyip Erdoğan hükümeti bu toprakları az daha gözden çıkarıyordu. Neyse ki, muhalif seslerin baskısıyla bu iş olmadı, şimdi Genelkurmayın NATOyla birlikte buraları temizlemesi bekleniyor.

Bence bu iş bir an önce başlamalı, seksen lira için ölümü göze alarak kaçağa çıkan köylülere verilmeli. Neden hâlâ bu topraklar bize bakıyor, biz onlara?..

Uludereye yaklaşıyoruz, hava karardı ve tepelerdeki kuleler ortaya çıktı, bunlarda bölgedeki ısıya karşı duyarlı aletler var. Bölgeye giren her canlıyı tespit ediyor.

Sanırım, kurda kuşa burada PKKli diye çok mermi atılmıştır.

Az sonra Uludereye varacağız. Oradan da Ortasuya, on beş gün önce ölülerini gömen bir köye. Ama derin bir sessizlik var. Köye doğru yaklaştıkça sessizlik artıyor. Oysa ben bir yığın sivil toplum örgütü çalışanının, psikologların bölgede olması gerektiğini düşünmüştüm; tıpkı aynı bölgedeki Bilge köyünde akrabalar arası yaşanan bir kan davası nedeniyle 44 kişinin öldüğü o sarsıcı olaydan sonra olduğu gibi.

Hayır kimseler yok, kar altındaki köyde çıt yok.

Sadece ölülerin ayak sesleri duyuluyor.

Savaş Yorgunu Topraklarda

Hafta sonu Diyarbakır, Nusaybin, Şırnak, Cizre bölgesindeydim. Acılı Uludereye gitmek için. Kar yağıyordu ve sanki toprak yorgundu, insanlar yorgundu, askerler yorgundu.

Yıllarca süren savaş, bu topraklarda neşeyi, iş yapma isteğini, sanki demir bir cendereyle ezip geçmişti.

Cuma günü, başta İHD ve kültür merkezleri olmak üzere Diyarbakırda pek çok yere baskın düzenlenmiş, pek çok kişi gözaltına alınmıştı. Ertesi gün kentin pek çok yerinde basın toplantısı yapılacaktı ama bir anda binlerce kişinin toplandığı Diyarbakırda cumartesi günü 300-400 kişinin ancak toplandığı protestolar yapıldı. Ne olmuştu, kent kendisine uygulanan baskının artık basın toplantılarıyla, mitinglerde durdurulamayacağını mı anlamıştı? Ya da yıllarca süren bir eylem hali, insanları yormuş muydu? Ya da kenti örgütleyen BDP kadrolarının büyük çoğunluğu içeride olduğu için mi bir boşluk vardı?

Bu sorularla Diyarbakırda dolaştım.

Neyse ki, hayat Âşıklar Yolunda, parklarda olanca canlılığıyla devam ediyordu. Kızlı erkekli genç insanlar, sevgili olmanın, genç olmanın tadını çıkarıyorlardı. Aklıma, gördüğüm savaş filmleri geldi; hayat böyleydi işte, bir yanda savaş sürerken, bir yanda en güzel aşklar yaşanırdı. En güzel şarkılar söylenirdi. İnsan onurunun ayaklar altına alındığı savaşa karşı en başarılı direniş buydu.

Diyarbakırdan, 34 kişinin acımasızca öldürüldüğü Uludere bölgesi karlı bir günde yaklaşık altı saat sürüyor. Biz de yollardayız. Şaşılacak bir şey, bölgeyi tanıyanlar bu yolda en az sekiz çevirme ile karşılaşmamız gerektiğini söylüyorlar. Hayret, beni Uludereye götüren gazetemizin Güneydoğu bölgesi sorumlusu Mahmut da şaşkın, bu upuzun yolda bir kez çevriliyoruz. Karanlık basmış, çocuk yüzlü bir asker bizi durduruyor, bagajımıza bakıyor, bagajda bir araba buzdolabı var, asker ne olduğunu soruyor, söylüyoruz, vay buzdolabı mı, vaydiyor; konuşmasından anlaşılıyor ki, bu bölgeden, öyleymiş, Muşluymuş, az bir günü kalmış.

Yola çıkarken bize el sallıyor. Yolun ortasında öylesine savunmasız ki, dehşete düşüyorum. Herhangi bir yerden, herhangi bir kurşunla öldürülebilir. Acaba bunu kendi yüreğinde hissediyor mu? Her çevirme yaptığında ölümle karşılaşma ihtimali ne, biliyor mu? Bir yıldır böyle bir

tedirginlikle yaşamak nasıl bir şey? Bu günlerden ona ne kalacak?

Aklıma, bir dostumuzun oğlu geliyor, askerliğini buralarda yapmıştı, geldiğinde uzun süre konuşmadı, insan içine çıkmadı. Çıktığında sürekli çevresine bakınıp en ufak bir seste kendini masaların altına atıyordu. Bu yıllarca sürdü.

Yoldayız, Nusaybinden sonra yol Suriye sınırıyla baş başa ilerliyor. Suriye sınır kuleleri hemen şurada. Sınırın öte yanında ekilmiş topraklar var, bir de tellerle kuşatılmış bomboş bir arazi devam edip gidiyor. Bu arazi mayınlı ve elli yıla yakın öylece bırakıldığı için dünyanın organik tarıma en uygun toprakları. Hataydan başlıyor, Şırnak dolaylarında bitiyor. İşte İsrail bir zamanlar bu toprakları istemişti, mayından temizleyecek ve 25 yıl ekolojik tarım için kullanacaktı. Az kaldı gidiyordu, Tayyip Erdoğan hükümeti bu toprakları az daha gözden çıkarıyordu. Neyse ki, muhalif seslerin baskısıyla bu iş olmadı, şimdi Genelkurmayın NATOyla birlikte buraları temizlemesi bekleniyor.

Bence bu iş bir an önce başlamalı, seksen lira için ölümü göze alarak kaçağa çıkan köylülere verilmeli. Neden hâlâ bu topraklar bize bakıyor, biz onlara?..

Uludereye yaklaşıyoruz, hava karardı ve tepelerdeki kuleler ortaya çıktı, bunlarda bölgedeki ısıya karşı duyarlı aletler var. Bölgeye giren her canlıyı tespit ediyor.

Sanırım, kurda kuşa burada PKKli diye çok mermi atılmıştır.

Az sonra Uludereye varacağız. Oradan da Ortasuya, on beş gün önce ölülerini gömen bir köye. Ama derin bir sessizlik var. Köye doğru yaklaştıkça sessizlik artıyor. Oysa ben bir yığın sivil toplum örgütü çalışanının, psikologların bölgede olması gerektiğini düşünmüştüm; tıpkı aynı bölgedeki Bilge köyünde akrabalar arası yaşanan bir kan davası nedeniyle 44 kişinin öldüğü o sarsıcı olaydan sonra olduğu gibi.

Hayır kimseler yok, kar altındaki köyde çıt yok.

Sadece ölülerin ayak sesleri duyuluyor.


Yazarın Son Yazıları

Koronayla söyleşi (3) 13 Eylül 2020
Alkollüydüm abi! 23 Ağustos 2020
İmdat! Fren patladı! 26 Temmuz 2020
Virüsle söyleşi (2) 19 Temmuz 2020