Abdullah Gül’ün oynamadığı rol

16 Haziran 2015 Salı

Abdullah Gül pişmanlık mı duyuyor, yoksa günah mı çıkarıyor, bunun değerlendirmesini artık başkalarına bırakıyoruz. Fakat mademki Ahmet Sever’in yazdığı gibi düşünüyormuş, o zaman demokrasimizin en kritik günlerinde gereken cesareti niçin gösteremediği sorusu birçok kişi tarafından haklı olarak sorulacaktır.
Devlet adamı olmak, gereken cesur adımları, bazılarını rahatsız edecek olsa da, zamanında atmaktan geçer. Geriye bakıp, “keşke öyle değil de böyle davransaydım” diye hayıflanmanın fiiliyata bir anlamı yok. Yakın tarihimizi bilen Ankara’daki birçok Batılı diplomat da kuşkusuz aynı şeyleri düşünüyor bugün.
TBMM’nin açılışında her yıl yaptığı konuşmaları ve bu çerçevede özellikle Türkiye’nin AB perspektifine verdiği güçlü desteği anımsayanlar, Gül’den zamanında çok şey beklemişlerdi. En büyük hayal kırıklığı, Gül’ün Gezi olayları ve 17/25 Aralık soruşturmaları sırasında Ankara’nın sözde kabul ettiği “Kopenhag Kriterleri” ile tümüyle çelişen internet ve HSYK yasalarını onaylamasıyla yaşanmıştı.
Ardından, o sırada başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın emirleriyle atılan ve Türkiye’yi kademeli olarak bir polis devletine dönüştüren adımlar karşısındaki sessizliği de haliyle dikkat çekmişti.Özetle Gül, dünya nezdinde liberal ve demokrat bir kimlik yansıtmaya çalışmasına ve kendisi için böyle bir siyasi “persona” oluşturmasına rağmen, kritik anlarda bunun gereğini yerine getirmedi.
Sever’in kitabından öğrendiğimize göre Gül, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına aday olmak istediğini gördüğü anda aşağıya inip onun yerine geçip geçmeme ikilemiyle yüz yüze kalmış. Ekibiyle durum değerlendirmesi yaparken de “Ben aşağıya insem” diye başlamış ve sıralamış:
Türkiye’yi, kısa sürede yıldızının parladığı döneme tekrar götürürüm. AB sürecini yeniden canlandırırım. Dış politikadakiyanlışları düzeltirim. Ülke çok kutuplaştı, bunu giderecek adımları peş peşe atarım. Demokratikleşmeye ağırlık veririm. Haklarında yolsuzluk iddiası bulunan dört bakanı derhal Yüce Divan’a gönderirim...
Bunlar kulağa hoş gelen şeyler, ancak Gül hiçbirini yapmadı. “Aşağı niçin inmediğini“Tayyip Bey buna karşı çıkar. Aramızda çatışma çıkar... Bu ülke için de hayırlı olmaz. Bir ipte iki cambaz oynamaz” diye açıklamış.
“Tayyip Bey” elbette ki “kızardı” ve aralarında tabii ki “çatışma çıkardı”. Demokrasi konusunda bu kadar zıt yaklaşımlar sergileyen iki kişi, “kardeş” de olsa, bu olurdu. Ancak bu durumun “ülke için hayırlı olmayacağını” kabullenmek mümkün değil.
Sever’in kitabının yayımlanmasını Gül’ün talebi üzerine seçim sonrasına ertelediği yazıldı. Bunu yalanlayan çıkmadı. Bu arada kitabın nihayet Gül’ün onayı ile çıktığı da yazıldı ki bu da yalanlanmadı.
Hâl böyle olunca akla hemen gelen soru şu oluyor: “Erdoğan ile çatışma çıkmasın” diye sessiz kalınması ve gereken adımların atılmamış olması ülke için daha “hayırlı” sonuçlar mı doğurdu? Başka bir ifadeyle, Gül’ün Erdoğan ile olan hukukunun bozulmaması mı, yoksa demokrasinin zemin kaybetmemesi mi daha önemliydi?
Gözler şimdi sadece içeride değil, dışarıda da Gül’e çevrilmiş bulunuyor. Seçim sonrasında ortaya çıkan karmaşık siyasi denklem ışığında kendisine ne tür bir rolün düşeceği merak ediliyor. Herkesin umudu, demokrasiden yana ve kendisinin de kabul ettiği gibi ciddi şekilde bozulmuş olan iç ve dış dengelerimizin düzletilmesi için güçlü bir rol oynamasıdır.
Fakat bu beklenti açısından bir ihtiyat payı bırakmakta yarar var. Siyasetçilerimizin kullandıkları bir ifade vardır:
“Geçmişte yaptıklarımız gelecekte yapacaklarımızın teminatıdır” derler. Ancak bu sözü ters çevirmek de mümkün. “Geçmişte yapılmayanlar, gelecekte de yapılmayacakların teminatı” olabiliyor. Bu durumda Gül konusunda takınılacak en iyi tutum “ihtiyatlı bir iyimserlik” olsa gerek.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları