Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Fazıl Say’ın davetiyle “Truva Sonatı” konserine katılması, farklı tepkilere neden oldu. AKP çevresinde iki tür yorum gördüm:
1- “Fazıl Say, Erdoğan’ın hoşgörüsünü kullandı” diyenler.
2- “Erdoğan’ın kutuplaştırıcı olmadığını kanıtladığını” iddia edenler.
Her ikisi de doğru değildi ama AKP’liler bu yorumları yayarak konseri kendi destekçilerine yönelik propaganda aracı olarak kullandı.
Yeni Birlik, haberi “Say Erdoğan için çaldı” manşetiyle verirken, gazete niteliği bulunmayan Yeni Akit, “Küfürbaz Say’ın ‘itibar’ takıyyesi” başlığını kullanmış.
Cumhuriyetçi, laik kesimde de konser hakkında iki tür tepkiye rastladım:
1- “Fazıl Say da bitirdi kendini” diyenler.
2- “Bu çok güzel bir tablo. Sonunda Erdoğan da bir klasik müzik konserine gitti. Fazıl Say niye suçlanıyor? Uzlaşmaya ihtiyaç var” diyenler.
Konserden sonra medyaya dağıtılan fotoğraflara baktım. Erdoğan, yanına eşi Emine Erdoğan ve ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’i de olarak gitmiş etkinliğe. Konserden sonra sahneye çıkıp konuşmuş: “Çanakkale eyvallah, İzmir eyvallah ama bir de şimdi Ankara, İstanbul lazım. Ankara’yı Külliye’deki Opera’da yapalım, diğerini, İstanbul’da da Harbiye merkezde yapalım” diyerek Fazıl Say’a yeni konser davetleri yapmış. Bir de Âşık Veysel plağı armağan etmiş.
Bu sahneleri, sosyal medyada, “Erdoğan ayakta alkışlandı!” diye paylaşıyordu AKP’liler... Konserden sonra ise, Fazıl Say kuliste Erdoğan’a CD imzalamış.
Ben “uzlaşmaya ihtiyaç var!” diyerek bu görüntülerden sevinç duyanlardan değilim. Toplumdaki kutuplaşmadan herkes yıldı ve bunun bitmesi elbette iyi ama uzlaşılan nedir diye de sormak gerekir.
Kiminle uzlaşılıyor?
Daha bir iki hafta önce bu ülkenin saygın sanatçıları Müjdat Gezen ve Metin Akpınar’a “sanatçı müsveddeleri” diyenle mi?
Berkin Elvan’ın annesini yuhalatanla mı?
“Her kürtaj bir Uludere’dir” diyenle mi?
Kininin davacısı dindar bir gençlik isteyenle mi?
“İki ayyaş” diyenle mi?
Bu listeyi uzatmak mümkün. 16 yıl boyunca ötekileştirilip hakarete uğrayanların sayısı epey fazla. Laik Cumhuriyet rejimi, demokratik olmayan seçimlerle değiştirilirken, Cumhuriyetçi ve Atatürkçü görüşleriyle öne çıkan bir sanatçının Erdoğan’ı konserine davet etmesi, sıradan bir olay değildir. Çünkü bu davetin ve konserden yansıyan görüntülerin, “iktidarı kabulleniş” anlamında yorumlanması kaçınılmazdır.
Fazıl Say’ın annesinin vefatı üzerine kendisine başsağlığı telefonu eden Erdoğan’a teşekkür etmesi elbette insani bir durum ve görgü gereği yerinde bir davranış. Ancak onun ötesine geçip seçim ortamında onu konserine davet etmesi, AKP tarafından kullanılacak bir manzara yarattı.
Bugüne kadar iktidar ile çeşitli nedenlerle buluşan birçok sanatçı, Cumhuriyetçi ve laik kesimden tepki gördü. Şimdi aynı görüntünün içinde Say olunca niye alkışlamamız gerekiyor?
“Bıktık artık. Hep kavga mı edeceğiz! Ne var bunda?” diyenlere hatırlatırım: Siyasetçiler, belli dönemlerde toplumda saygınlığı olan isimlerle, sanatçılarla yakınlaşma içine girer. Hele bir de rejim böylesine şaibeli bir şekilde değiştirilmiş ve meşruluğu tartışılıyor ise, bu tip yakınlaşmalar, toplumda kabul edilebilirliği sağlamak adına, onlar için bulunmaz bir halkla ilişkiler çalışmasıdır. Baskıcı rejimin tüm ağırlığıyla hissedildiği bir seçim öncesinde bu durum, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yaramıştır.
Fazıl Say, iyi niyetle bir sanatçı olarak Erdoğan’ı konserine davet etmiş olabilir; bunu bir “uzlaşma” olarak da düşünmemiş olabilir. Ancak, ne yazık ki, yarattığı etki budur.
‘Uzlaşma’
Yazarın Son Yazıları
Milli Eğitim Bakanlığı, Yusuf Tekin imzasıyla tüm illere gönderilen “Ramazan Ayı Etkinlikleri” yazısıyla bir ramazan programı başlattı.
Eski HDP’li vekil Sebahat Tuncel, T24’ten Cansu Çamlıbel’e açıklamalar yaparken “Kürtlerin emperyalistlerle ittifakı taktiktir” demiş.
Yılmaz Özdil’in Sözcü TV’de AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan ve torunları adına konuşurken kullandığı ifadeler, tahmin edilebileceği gibi büyük bir tartışma başlattı.
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyet ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma, toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”
Dün sokakta yürürken yanıma CHP’li olduğunu belirten bir kadın geldi.
ABD Adalet Bakanlığı’nın Epstein dosyalarını yayımlamasıyla milyonlarca belge göz önüne serildi.
DEM Partili Pervin Buldan’ın 2022’de Türkiye Cumhuriyeti’ni “yüz yıllık bir yıkım süreci” olarak nitelediğini ve sonrasında TBMM başkanvekili olarak seçildiğini biliyoruz.
Yazımın başlığındaki ifade, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) geçen pazar günü Ankara’da düzenlediği toplantı boyunca kullanılan “gazeteci çocuk” sembolüne bir atıf.
AKP, MHP VE DEM’li üç milletvekilinin 24 Kasım 2025’te İmralı’da terörist başı Abdullah Öcalan ile yaptıkları görüşmenin kamuoyuna açıklanan 16 sayfalık özet tutanağı, orada “darbeden” söz edildiğini ortaya koydu!
Sırasıyla yazalım. O basın toplantısında ne oldu? “Ulusalcı bir azınlık” denen, CHP’nin tabanında yer alan Atatürkçüler herhalde ama onlar hiç de azınlık değiller.
Çetelerin cirit attığı, uyuşturucu sarmalının her yeri sardığı, sokaklarda çocukların birbirini öldürdüğü, her çeşit dolandırıcılığın tavan yaptığı, aile içi şiddetin her gün can aldığı, kimsenin yaşam güvencesinin kalmadığı, hukukun yerle bir edildiği bir ülkedir artık Türkiye.
Uğur Mumcu, gazetecilik mesleğinde ve siyasi tarihimizde öyle kalıcı bir iz bıraktı ki Cumhuriyet gazetesinde “Gözlem” adlı köşesindeki yazıları, kitapları ve konuşmaları, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, Türkiye’yi ve dünyayı anlamak için karanlıkta bir fener gibi!
Amerika’nın Suriye’de PKK bağlantılı SDG’yi kullanıp atmasından sonra isyan edenler ve öfke patlaması yaşayanlar var.
Alevlendirilen şeriat ve İslam tartışması
İçeride açılım ve ünlülere uyuşturucu soruşturmaları, dışarıda Trump’ın emperyalist planları ve Suriye’de Şam ordusu ile SDG’nin çatışması derken bu hafta gündemde öne çıkarılmayan ama hayatımızı derinden etkileyecek bir gelişme daha oldu.
Trump ikinci kez ABD başkanı seçildiğinde, Amerikalı yazar Susan Jacoby’nin kitabına (The Age of American Unreason) atıfla, George W. Bush iktidarına benzer bir dönemin başladığını ve Trump’la birlikte Mantıksızlık Çağı’nın zafer çanlarının yeniden çaldığını yazmıştım.
Ekrem İmamoğlu, T24 portalından Cansu Çamlıbel’in sorularını yanıtlamış.
Başından beri uyardığımız oldu.
CHP listelerinden milletvekili seçilen üç milletvekilinin AKP’ye geçmesi, artık bir seriye dönüşen İLKESİZ SİYASET yazılarımın dördüncüsünü yazmamı gerektirdi.
Dünya siyasi tarihi “demokrasi” yalanıyla yapılan darbelerle dolu.
Tahmin ederim; başlığı görünce çoğu kişinin aklına insanların tutsak edilmesi gelmiştir.
Okurlarım bilir, köşe yazılarımda özel yaşantımdan söz etmem.
2025’in son yazısı daha farklı olsun isterdim ama bir gazetecinin halka sorumlu olduğu gerçeğini hiç unutmadığım için, ülkemizin içinde bulunduğu koşullarda yine endişe duyduğum bir konuda yazıyorum.
1970’lerin sonunda “Marksist-Leninist” bir örgüt iddiasıyla PKK terör örgütünü kuran terörist başı Öcalan, son dönemde tam bir açılım içinde!
Asgari ücret tespit komisyonundan işçi sınıfı için İDAM FERMANI çıktı!
Günlerdir sosyal medyada ve geleneksel medyada birtakım tanınmış kişilerin yazışmaları ve görüntüleri paylaşılıyor, hatta “gazeteci” denen bazı kişiler, bunları köşelerine taşıyor.
“Açılım süreci” adı altında kapalı kapılar ardında dönen pazarlıkları yaklaşık bir buçuk yıldır bu köşede yazıyorum.
Çarşamba günü medyaya yansıyan bir haber vardı.
Özgür Özel, 12 Aralık’ta İlke TV’de bazı sorular sorulmasını gerektiren değerlendirmelerde bulundu.
Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Mustafa Destici, gerici açıklamalarına bir yenisini daha ekledi.
Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mesud Barzani’nin 29 Kasım’da bir sempozyuma katılma bahanesiyle uzun namlulu silahlı korumalarıyla Cizre’ye gelmesi, aklıma Uğur Mumcu’nun 7 Ocak 1993 tarihli gazetemizdeki yazısını getirdi.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Cumhuriyet ilan edilmiş ama eksik bırakılmıştır” diyerek yine Cumhuriyeti hedefe koydu, anayasa değişikliği isteyerek yine 1921 Anayasası’nı övdü ve Bahçeli tarafından alkışlandı.
Öcalan açılımı için kurulan TBMM komisyonunda basına kapalı oturumlar yapılmasından sonra, AKP milletvekili Hüseyin Yayman Öcalan’ın ayağına İmralı’ya giden heyette yer aldığını halktan gizlemeye çalıştı.
Yıl 1934...
Hani bazen hayatınızı adadığınız bir mücadelede öyle bir an gelir ve yıllarca yalnızca duvarlara bağırdığınızı düşünürsünüz..
Yaklaşık bir yıldır birçok yazımda uyardığım bir tehlike, DEM Partisi çevresinden ilk kez açık açık dile getirildi.
İçinde yaşadığımız dönemin en berbat özelliklerinden birisi, kavramlara farklı anlamlar yükleyerek insanları kolayca kandırmanın çok yaygınlaşmış olması.
Sonunda bu da oldu.
Cuma günü TBMM’de yapılan İmralı oylamasından sonra bir TV kanalında bir siyasal iletişimcinin konuşmasına rastladım.
Dün gazetemizde Aytunç Ürkmez imzasıyla yayımlanan bir haber...