Köşe Yazısı

A+ A-

Devlet şiddeti ve siyasal şiddet döngüsü

Paylaş
instela'da paylaş
12 Ocak 2016 Salı

Günler, haftalardır sokağa çıkma yasağının uygulandığı bir yerden telefon ettiğini söyleyen ve kendini öğretmen olarak tanıtan bir kadının söylediklerinin bir kelimesi bile suç unsuru taşımazken, benzer tanıklıklar defalarca gazetelerde yayımlanmışken, programın sunucusu hakkında terör örgütü propagandası iddiasıyla soruşturma açılması, bir şiddet eylemidir. Doğan medya grubunu biraz daha ürkütmek, pıstırmak, iktidar uyumlu yapmak için fırsat olarak değerlendirildiği açık.
Bu aynı zamanda iktidarın medya politikasını aydınlatıyor. AKP devleti ve fiili başkan için, yazılı basından katbekat daha önemli televizyon. Genel olarak halkın ve özel olarak AKP seçmenlerinin esas bilgi kaynağı olan televizyon yayınlarının bütünüyle iktidar partisi ve devlet güçlerinin güdümünde olması iktidarın tahakküm politikası açısından stratejik öneme sahip.
Bunun yanında terörle mücadele gerekçesi altında, 1990’lardaki gibi, belki ondan daha kapsamlı bir devlet terörüne dönüşen şiddet politikası siyasal alana egemen. 1990’lardan farklı olarak, bu devlet şiddeti, iktidar partisi ve devletin bütünleşmesi ve parti devletinin tüm kurumlarının tek bir emir-kumanda zinciri içinde çalışmasıyla birlikte yürütülüyor. Yasadışı gerekçe ve yöntemlerle veya yasaların temel hak ve özgürlüklerin korunmasını yürürlükten kaldırmasıyla yürütülen bu devlet terörü, içinde giderek boğulduğumuz genelleşmiş siyasal şiddetin asli kaynağıdır.
Türkiye’nin Kürt illerinin bazı mahallelerinde halkın maruz kaldığı şiddeti burada yeniden tek tek anlatmaya gerek yok. Gözünü ve kulağını kapatmak istemeyen herkesin farklı yollardan bilgi edinebileceği bir parçalı bölüklü iç savaş çocuk, kadın, yaşlı, polis, asker, genç militan farkı gözetmeden, son derece ağır insani kayıplarla ve tüm hızıyla devam ediyor. Son altı ayda bölgede öldürülen sivillerin ve güvenlik görevlilerinin sayısının 400’ü aştığı, öldürülen PKK/YPG-H militanı sayısının belirsiz olduğu bu şiddet nöbetinin kısa vadede durması için ortada bir neden gözükmüyor. Kürtler arasında yeniden müttefik kazanmak için, iktidar basınının bu çatışmaları Müslümanlarla ateistler/zerdüştler/kâfirler arasında bir din savaşı olarak sunmaya başlaması, sorunu bir tür din savaşına dönüştürmeye niyetlenmesi, “Kürt ve Türk’ün değil, Hilal’le Haç’ın savaşı” olduğunun yeniden vurgulanması, önümüzdeki dönemde akacak kanın artacağına işaret ediyor.
Bu ağır insani dramın hem AKP devletinin hem PKK’nin ilerideki olası müzakereler için pozisyon avantajı elde etmek amacıyla yürüttükleri de gerçeğin bir başka yüzü. Ayrıca bunun karşılıklı bir siyasal alan kontrol mücadelesi olduğu da görülüyor. Irak ve Suriye’deki gelişmelerden doğrudan etkilendiği de. Gene de bu şiddet sarmalını sadece dün veya bugünle izah etmek mümkün değil. Ülkemizdeki siyasal şiddetin tarihsel, sosyolojik ve iktisadi boyutlarının incelendiği ve bugünü anlamak için okunması bence elzem olan bir çalışma 2014’te yayımlanmıştı. Türkiye’de Siyasal Şiddetin Boyutları başlığıyla Günay Çeğin ve İbrahim Şirin’in derledikleri kitapta yer alan yazıların hepsi farklı açılardan girdiğimiz şiddet sarmalını aydınlatıyordu. Yalnız Kürt sorunu bağlamında kalmıyor; İslam, fiili sömürgecilik, kadına karşı ataerkil tahakküm, militarist gelenek, inkârcılıkla ve siyasi iktidara boyun eğmeyle üreyen çeşitli şiddet pratiklerini de ele alıyordu.
Bugün Kürt sorununda şiddet etnik, dinsel ve siyasal öğelerin birbirlerini beslemesiyle her geçen gün artıyor. Diğer yandan iktidarın, seçim kazanmak dışında hemen her alanda politikalarının iflas etmesinin yarattığı kuşatılmışlık ruh hali, kurtarıcı/arındırıcı nihai şiddete başvurmaya teşvik ediyor. Faşizm/Nazizm dönemlerine ilişkin araştırmalara bugün özel bir ilgi duyulmasının nedeni bu.