Barış Doster

Açlık tehlikesi ve kaynak sorunu

18 Nisan 2020 Cumartesi

Her gün salgın hastalığın seyrine ilişkin yeni bilgiler alıyoruz. Gelen ölüm haberlerine üzülüyoruz. Sorunun ekonomik boyutuna ilişkin endişelerimiz artıyor. Ayrıca, tarımsal üretimin sekteye uğramasıyla, gıda tedarik zincirinde kopmalar olacağını söylüyor uzmanlar. Kimi yorumcular, açlık tehlikesinden bahsediyor.

Ekonomi küçülüyor. İşsizlik artıyor. Yoksulluk derinleşiyor ve yaygınlaşıyor. Tüketim azalıyor. Otomotivden beyaz eşyaya, turizmden tekstile dek yüzlerce sektörde yaşanan daralma, insanların işini, aşını, sosyal hayatını, psikolojisini etkiliyor. Devletin giderleri yükseliyor. Gelirleri düşüyor. Pek çok iktisatçıya göre, salgın hastalığın öne çektiği ekonomik krizin boyutları, şimdiden 2008’deki küresel krizi geçti. Bu şartlarda, dışarıdan kaynak bulmak zorlaşacak. Bulunduğunda da çok ağır mali ve siyasi sonuçları olacak.

Peki, ne yapmalı? Son yıllarda sıklıkla tartışılan, salgın hastalıkla birlikte Batı’daki pek çok ülkede devreye sokulan doğrudan gelir desteğini mi gündeme almalı?

Bu sorunun yanıtı sadece kaynak olup olmamasına bağlı değil. Kaynakların öncelikle hangi sınıflar için, toplumun hangi kesimleri için kullanılacağına da bağlı. Yani salt ekonomik değil, ideolojik. Kimden, ne kadar vergi alınacağı sorusu gibi, fazlasıyla ideolojik hem de. Bu koşullarda devlet, emekçinin, esnafın, işçinin, memurun, çiftçinin, köylünün banka hesabına para mı yatıracak? Yoksa devlet ihalelerinden zengin olmuş, sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen müteahhitlere ödeme yapmayı mı sürdürecek? Yineleyelim, sorunun yanıtı ideolojik.

Kamu müdahalesi ve liberaller

Şunu unutmayalım. Her devlet yardımı, her kamu müdahalesi; ille de katı devletçi ekonomi politikalarının izlendiği anlamına gelmez. Ayrıca her devletçi ekonomi politikası da, sosyalizm demek değildir. Hatta pek çok devlet yardımı, pek çok devlet müdahalesi, kapitalist düzeni yaşatmak adına yapılır. İktisadi buhran dönemlerinde bu tür uygulamalar daha çok öne çıkar. Kapitalizmde, büyük sermaye çevrelerinin, dev ölçekli tekellerin hâkimiyeti ve belirleyiciliği esastır çünkü. Sıklıkla vurguladığımız üzere, kârlar özelleştirilir, zararlar kamulaştırılır.

Liberal, neo-liberal ekonomi politikalarını savunanlar, özelleştirmenin yararlarını anlatanlar, serbest pazar ekonomisinin erdemlerinden bahsedenler, şunları söylerler: Büyük sermayenin sırtındaki vergi yükü azaltılsın. Gümrük duvarları indirilsin. Devlet ekonomiden elini çeksin. Fakat dillendirdikleri bu program hep ekonomik krizlerin bedelini halka ödetir. Acı reçeteyi emekçilere içirtir. Orta sınıfları yoksullaştırır. Yoksulları daha çok ezer. Latin Amerika’da da böyle olmuştur, Türkiye’de de. Fransa’da da böyle olmuştur, İngiltere’de de.

Mesele şudur: Ekonomik bağımlılık, siyasal bağımlılık demektir. Türkiye de; dış borcu yüksek, dış kaynak gereksinimi büyük, ödediği dış borç faizi fazla olan bir ülkedir. Yapılması gereken; hem kaynağın kimden alınıp, öncelikle kimin için kullanılacağını doğru saptamak hem de kaynağı verimli, etkin kullanmaktır.


Yazarın Son Yazıları