Deniz Yıldırım

Budala

13 Mart 2021 Cumartesi

İz Sürücü (Stalker), umutsuzlukla yatağına uzanıp sancılar ve sanrılar içinde kıvranırken Holbein’in Ölü İsa’nın Mezardaki Bedeni (1521) tablosundaki İsa’yı andırıyordu. Stalker’ın ölü olmadığını kanıtlayan tek şey bir tabutta olmaması mıydı?

Tarkovski’yi Dostoyevski’ye, İz Sürücü’yü de Dostoyevski’nin Budala romanının kahramanı Prens Mışkin’e bağlayan bu soru olabilir. Dostoyevski’nin Budala’sı 1869’da yayımlandı. Romanı yazma sürecinde Holbein’in tablosundan oldukça etkilenmişti ve tabloyu romana da yerleştirdi. Maddi dünyanın hırs ve olanaklarından kendisini soyutlamış Prens Mışkin karakteri aracılığıyla, diğerkâm, iyiliği rehber edinmiş peygambervari bir öncünün modern çağda karşılaşacağı zorluklara dair bir başyapıttı elbette.

İlginçtir, Tarkovski’nin notlarında Budala romanı sürekli karşımıza çıkar. Zira sinemaya uyarlamak istediği romanlar arasındadır Budala. Stalker’da İz Sürücü’nün, ne zaman geleceği bilinmeyen bir ölümün döşeğinde yatarken umudunu kaybetmesinin, iyiliğin maddi dünyanın gerçekleri karşısında bir anlamının bulunmadığını fark etmesinin devamı böyle gelecekti belki de.

İnsan ne zaman budala gibi hisseder? Sadece yenildiğinde mi? Hayır; mesele aynı zamanda öncünün yalnızlığını fark etmesiyle de bağlantılıdır. İki boyutlu bir yalnızlıktır bu: Kendisini öncü, kurtarıcı olarak feda eden bireyin aslında kurtarılmak istemeyenlerle kuşatılmış olduğunu fark ettiği an ilk boyutu oluşturur. Sadece bunu fark etse iyi; bir kurtuluşu arzu edenlerin birkaç kişiyi öne sürüp kendilerini geride, korunaklı mevzilerde saklamaya çalıştıklarını da aşama aşama gözler. En kötüsü de bu ikisi arasındaki sıkışmadır. Budala gibi hissetme, budala gibi hissettirenlerin eseridir.

Aklıma bir sahne geliyor: Şaban Oğlu Şaban filminde kumandan (Şener Şen) askerlerini toplar ve ateş hattına girecek bir gönüllüye ihtiyaç olduğunu söyler. Gönüllü üç adım öne çıkmalıdır. Bu sırada Şaban hariç tüm askerler üç adım geri çekilir; böylece Şaban (Kemal Sunal’ın anısına saygıyla) öne çıktığı için değil, başkaları geri çekildiği için bütün bedelleri yüklenmeye hazır bir öncüye dönüşür. Bu ironik sahnedeki mesaj, rapçi Ceza’nın bir şarkısında geçen “yükselen ben değilim bak alçalan duvarlar” cümlesiyle daha iyi anlaşılır.

Çevrenize bir bakın; hemen her alanda, her mücadelede idealist, maddi çıkarlardan soyutlanmış, canını dişine takarak bir şeyleri değiştirmeye çalışan öncü karakterler vardır. Ancak öncünün bu fedakâr iyiliği, Budala’daki Prens Mışkin’de cisimleşen niteliği, bir süre sonra akışa direnmekten akışa teslimiyete ya da akıştan kaçışa uzanabilecek sonuçlar doğurabilir. “Bu köyün delisi ben miyim?” cümlesi, bilin ki bir yol ayrımının önceden duyurulmasıdır; ciddiye almak gerekir. Yatay, demokratik hareketlerin; tekil kurtarıcı ihtiyacını giderebilen, tabandan, kolektif örgütlenme kültürünün yaygınlaşmadığı toplumlarda öncü karakteri de, öncünün kaderi de evrensel bir nitelik kazanır böylece.

SİNEMADA BUDALA

Belki tam da bu nedenle, farklı ülkelerden, kültürlerden birçok önemli yönetmen Budala’yı sinemaya uyarladı. Liste uzun; Melahat Hazal Köksal, İstanbul Üniversitesi’nde savunduğu yüksek lisans tezinde bu uyarlamaları inceleyip listelemiş, meraklısına öneririm. Japon yönetmen Akira Kurosawa’nın Hakuchi’si (1951), Polonyalı Andrzej Wajda’nın Nastazja’sı (1994) bunlar arasında. Romandan esinlenen başka filmler de var elbette. Bresson’un Rastgele Balthazar’ı gibi.

Beni son zamanlarda etkileyen bir uyarlama da Rus yönetmen Yuriy Bykov’un Durak (Budala) isimli filmi. Birbirinden yoksul yüzlerce insanın barındığı bir binanın tesisatındaki arıza nedeniyle çökmek üzere olduğunu fark eden idealist Dima Nikitin, çıkarları iç içe geçmiş yöneticilerle müteahhitler arasındaki yolsuz düzende gece yarısı herkesi uyandırmaya ya da uyarmaya çalışır. Bina derhal boşaltılmalıdır. İyi ama, boşaltılsa bile, Rus kışında bu kadar insanı yerleştirecek bir yer de bulmak gerekir. Haliyle yerel yöneticisinden inşaat rantçısına kadar uzanan yelpazede mafyalaşmış ve çürümüş yapı hâkim gelir.

Çünkü yönetenler sorunu çözmek yerine, sorunu fark edenleri yok etme yolunu seçer. Dima bir şekilde kurtulur; ailesiyle şehri terk etmesi gerekir ama yine de içindeki iyilik ve fedakârlık duygusu onu engeller. Binaya gider, tüm kapıları tek tek çalıp herkesi çökmek üzere olan binayı terk etmeye çağırır. Öncülük, çağırmaktır. Yenilgi hissi, çağrı karşılıksız kalınca yayılır. Filmin sonunda Dima, kurtarmaya çalıştığı insanlar tarafından dövülür. Düzenleri bozulduğu, huzurları kaçtığı için binanın sakinleri öfkelidir, onların gözünde sadece Dima sorunludur. Öfke, sorunları yaratana değil, çözmeye çalışana yönelir. Düzenin, kaymağı sömürenlerin hegemonyası tam da böyle işlemez mi? Sorumlu insanın başkalarının gözünde sorunlu insana dönüştürülmesinin hikâyesidir bu aynı zamanda ve diyalektik bir yanı da vardır: Öncüyü budala yerine koyma, budalalaşmanın da uzantısıdır. 

Kurtarmak istedikleri tarafından dövülen Dima sizce ne yapacak? Devam mı edecek, değiştiremediği akışa teslim mi olacak, yoksa kaçmayı mı tercih edecek? Bence bu hikâyeyi hep birlikte yazıyoruz ve Dima’nın sorunları tek başına çözemeyeceğini anlayarak, Dima’ları kaybetme lüksümüzün olmadığını fark ederek yazmayı, Dima’lara el vererek yaşamayı sürdürebiliriz.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

‘Çocuk Edebiyatı’ 10 Nisan 2021
Demokrasi 7 Nisan 2021
Esaretten kaçış 3 Nisan 2021