Deniz Yıldırım

‘Jeopolitik yükseliş’in işlevi

21 Ekim 2020 Çarşamba

Dünya sisteminde eskinin öldüğü, yeninin ise doğmadığı günlerdeyiz. Amerikan hegemonyası zayıflıyor; “düzen kurucu” aktör görüntüsü, içeride kendi krizleriyle baş edemeyen, sorun çözmekten aciz bir devlet görüntüsüyle yer değiştiriyor. Böyle zamanlarda güç boşluğu doğuyor, bir geçiş süreci yaşanıyor ve jeopolitik rekabet, askerileşmiş dış politika öne çıkıyor.

Ekonomik güç biriktirme savaşıyla coğrafi-stratejik konumlara etki etme mücadelesi böyle dönemlerde daha da iç içe geçiyor. Dünya genelinde savunma harcamalarında tam da bu nedenle yeniden artış yaşanıyor. Eski düzen çürürken, oluşan güç boşluğuna yeni aktörler hamle yapıyor. Bu da paylaşım kavgalarını artırıyor. Geriden gelen, gelişimini ya da birliğini daha geç tamamlayan veya kendisinin dar bir alana hapsedildiğini, etki sahasından dışlandığı için mağdur olduğunu savunan ülkelerden yükselen gerici siyasetler, sonunda bir dünya paylaşım savaşını da tetikliyor.

Bizdeki iktidar bloku da kendi ideolojik ve siyasal gündemini bu yeni ortama göre, milliyetçi bir tonla yapılandırıyor uzun süredir. Bunun için de jeopolitik süreçlere aktif müdahale biçilmiş kaftan.

Nitekim Doğu Akdeniz’de, Libya’da, Suriye’nin kuzeyinde, Kıbrıs’ta, Dağlık Karabağ’da jeopolitik rekabetin içinde aktif olarak yer alan iktidar bloku, iç siyasette desteğini alamayacağı ya da desteği zayıflama riski taşıyan kesimleri yeniden etrafında toplamak için bir “milli seferberlik ve şahlanış” anlatısı oluşturuyor.

İktidarın “jeopolitik yükseliş” anlatısı, Türkiye’nin küresel güç boşluğunda yeni bir düzen kurucu aktör olarak öne çıkmaya başladığı tezine yaslanıyor. Gerçekliği başka bir yazının konusu, bu anlatının iç siyasetteki işlevi nedir peki?

Milliyetçi stratejinin etkileri

Her şeyden önce içerideki ekonomik tabloyu, işsizliği, yoksulluğu örtüyor. Sınırlı bir azınlığın refah içinde yaşadığı, çoğunluğun yoksullaştığı yeni düzenin beceriksizliklerini gizliyor. 

Diğer yandan da ekonomik kötüleşmenin, jeopolitik rekabette sağlanacak üstünlüklerle, elde edilecek yeni kaynaklarla giderileceği yönünde bir umut aşısı yapılıyor.

Oysa bu bozuk düzen sürdükçe, aslan payını yine halk görmeyecek.

Türkiye’nin içeride zayıf, kırılgan bir hükümet sistemiyle ve Cumhuriyet rejimiyle yönetilmesinin yıllarca ülkeyi “etki kapasitesi” bakımından geride bıraktığı fikrinin propagandasının yapılmasına; Türkiye’nin yeni sistemle birlikte atağa geçtiğinin, her alanda söz sahibi, oyun kurucu ve caydırıcı ülke haline geldiğinin anlatılmasına zemin hazırlıyor. Yani demokrasiden uzaklaşmanın ve yeni sistemin faydaları alttan alta işleniyor. 

İçeride iktidarın devletle hükümeti özdeş kılan, sistemi denetimsiz şekilde tekelleştiren düzenine karşı çıkanların, dış politika ve jeopolitik hamleler söz konusu olduğunda bu ikisi hâlâ ayrıymış gibi davranmasına, iktidarın stratejilerine onay vermesine; hükümetten bağımsız bir devlet aklı varmış gibi bir sanal algı yaratmasına yarıyor.

Son olarak, güvenlikçi dış politika araçları öne çıkarıldıkça, iç siyasal gündem de bu güvenlik temelli söyleme göre şekilleniyor. Buna karşı ses çıkarmanın, “yurtseverlik” hedeflerinin bu iktidarın izlediği yoldan ve onun arkasında sıralanarak mümkün olmadığını savunanların ise “gayri milli” olarak kodlanması sayesinde, içeride de eleştirel düşüncelerin zemini salt ekonomik alana sıkıştırılıyor. Ekonomi konuşmak sadece gerçek gündem olduğu için değil, şimdilik tek güvenli, konforlu eleştiri/muhalefet sahası olarak elde kaldığı için de bu kadar yaygınlaşıyor. 

Pazar günü KKTC’de gerçekleştirilen seçimlerde de görüldü, sınandı. Bu jeopolitik strateji seçmenler üzerinde etkili olabiliyor.

Neyse, “ekonomi kötü, ilk seçimde gidecekler, biz hiçbir konuda ses çıkarmayalım ki oyuna gelmeyelim” demeyerek canınızı sıktım yine, esenlikle.


Yazarın Son Yazıları

‘Beyin göçü’ 25 Kasım 2020
Yeniden yol ayrımı 21 Kasım 2020
Aşı herkesin hakkıdır 18 Kasım 2020
Trump’sız Trumpizm 7 Kasım 2020
Ekmek, çay, çanta 31 Ekim 2020
Geçinemeyenler 28 Ekim 2020
Kar ve Kars 10 Ekim 2020