Deniz Yıldırım

Ülkenin ve üniversitenin kaderi

12 Ağustos 2020 Çarşamba

Bilim, sorgulamayı ve itiraz etmeyi gerektirir. Ülkenin siyasal iklimi ve düzeniyse tam tersi yönde yapılanıyor. İtirazlar susturuluyor, sorgulamayı engelleyecek bir düzen eğitimden yargı sistemine kadar inşa edildi, ediliyor. İtiraz değil, itaat isteniyor.

Böyle olunca da üniversitelerin akıntıya karşı kürek çekmesi gerekiyor. Sonuç mu? Kimisi işinden oluyor, kimisi mücadele etmeyi sürdürüp iç enerjisini, gerçekten üretebileceklerine vereceği zamanı ve hatta sağlığını tüketiyor; büyük çoğunluksa “ben mi değiştireceğim, kendimi koruyayım” aymazlığında. Hürriyet, bilim, çağdaşlık mücadelesinin kalem ve fikir öncülerinin bu denli geri çekildiği bir dönem var mı son iki yüzyılımızda, emin değilim. Kalem ve bilim öncüleri geri çekilirken, ilimciler de kalem yerine kılıç gösteriyor kürsülerden. Tuhaf zamanlar. Kalem her açıdan gücünü yitiriyor.

Bu üç grubun dışında bir grup daha var: Eş, dost, akraba, tanıdık, partili, vekil, cemaat bağlarıyla, ilişki ağlarıyla üniversiteye girenler; olağan zamanlarda kapısından geçemeyeceği yerlerde asansör hızıyla yükselenler grubu. Artık mızrak öyle gizlenemez durumda ki, yapılanları, pervasızlığı en açık haliyle gösteren örnekler birçok üniversiteden gelen haberlerle gündeme düşüyor. İşsizliğin arttığı, haksızlığın ve kayırmacılığın daha fazla göze battığı bu dönemde, haliyle bu vakalar iktidar partisinin tabanından da tepki görmeye başlıyor.

Son olarak eşine özel kadro açtığı iddiasıyla Pamukkale Üniversitesi Rektörü gündeme geldi. İktidarın ve ortaklarının susturmak için yol aradığı sosyal medyada BirGün’ün haberi öyle hızlı yayıldı ve tepkiler öyle büyüdü ki, iktidar sözcüleri de kınamak, eleştirmek zorunda kaldı sonunda. Nitekim YÖK de rektör hakkında soruşturma açıldığını duyurdu ve pazartesi günü rektörü görevinden uzaklaştırdı.

Fakat Pamukkale Üniversitesi Rektörü günah keçisi olmasın. Çünkü bu, buzdağının görünen yüzü, üniversiteler bu örneklerden geçilmeyecek halde. Kadro tahsislerinin, atama ve yükseltme kararlarının nasıl bir ödül ve ceza mekanizmasının parçası olduğunu YÖK bilmiyor mu? Kamu kaynaklarının ve kadrolarının bölümler, birimler arasında nasıl dağıtıldığını; kadroların ilanının neye, kime göre yapıldığını; kamu yararı ilkesinin ve hizmetin gerekliliklerinin dikkate alınıp alınmadığını rahatlıkla belirler isterse. Belirler de, kaç rektör, kaç idareci kalır sonra?

Sorun yapısal

Çünkü sorun yapısal, Pamukkale Üniversitesi Rektörü’nü ve aslında YÖK’ü aşıyor. Çünkü ülkede partizanlık, ayrımcılık ve kayırmacılık mevcut siyasal sistemden besleniyor. Doğru, liyakat hiçbir zaman tam uygulanmadı bu ülkede, bu sorun AKP ile başlamış değil; ancak bugün AKP devletleşti; kazandığı güç orantısız, frensiz. Üstelik denetimsiz bir sistem var. Tüm kurumlar aynı yerde tekelleşmişken, kimi kime şikâyet edeceksiniz? Hak aramada toplumsal algı bu yönde; anlamak zor değil.

İktidar sözcüleri ise “bu gibi işler bize, siyasete olumsuz yansıyor” diye şikâyet ediyor. İyi de siyasetin payı yok mu? Rektörlük seçimlerini kim kaldırdı; rektör atama yetkisini, doğrudan ülkedeki her konuda neredeyse tek karar merkezi haline dönüşen cumhurbaşkanına kim bıraktı? Atananlar gerçekten liyakat ilkesine göre mi seçiliyor peki? Adayın kendini iktidara siyaseten ispatlamasının, ideolojik bayraktarlığına soyunmasının hiç mi payı yok? Dolayısıyla iktidar elbette sorumlusudur. Atamayı doğrudan siyasal iktidar yapıyor. Neye göre yaptığı da ortada. Siyasal atamayla gelense kendini haklı haksız atayan yere kanıtlamak için, oraya özeniyor, orayı taklit ediyor. Elindeki gücü de buna göre kullanmaya başlıyor.

Demek ki bir başka yapısal sorun da şu: Yeni sistem öyle bir sistem ki, yukarıdan tek adamlık sisteminin getirdiği keyfilik, buradan gücünü alarak kurumlarda idarecilik yapanlara da aşağıya doğru yansıyor. Herkes kendi kurumunda, ülkedeki tekelci, takdir yetkisini keyfe göre esneten otoriter siyasal sistemi küçük ölçekte, öyle veya böyle inşa etmeye yöneliyor. Bu keyfilik, bu aşırı güç sevdası, modelini, güdüsünü nereden alıyor?

Dolayısıyla sorun bir rektörün görevden uzaklaştırılmasıyla çözülmez. Üniversitelerdeki kötü gidiş, ülkedeki keyfi siyasal sistemin yanlışlarının bir yansımasıdır. Tekelleşmiş sistem demokratikleştirilmeli, üniversiteler iktidar baskısından uzaklaştırılmalı, atamalar gerçekten nesnel ölçülere, kamu yararına göre yapılmalı ve ülkede düşünceyi bastıran korku iklimi sonlandırılmalıdır. Üniversitelerin iyileşme reçetesiyle ülkenin genel iyileşme reçetesi bu nedenle iç içedir.


Yazarın Son Yazıları

Kültür veya turizm 16 Eylül 2020
40 yıl sonra 12 Eylül 12 Eylül 2020
Ayaktakiler ve oturanlar 9 Eylül 2020
Harun ve Karadeniz 26 Ağustos 2020