Hikmet Altınkaynak

Ay’a Yolculuk’tan İthaka’ya Yolculuk’a...

18 Şubat 2021 Perşembe

Geçen hafta “2023’te Ay’a gideceğiz” haberi, gündeme bir bomba gibi düştü. Neredeyse her köşe yazarı Ay ile ilgili düşünü/görüşünü yazdı. Ben de bilimkurgunun babası, Ay’a Yolculuk’un yazarı, -Wikipedia’ya göre- dünyanın en çok okunan ikinci yazarı Jules Verne’i ve onun çok az bilinen, Osmanlı topraklarında geçen romanı İnatçı Keraban’ı yazacaktım ki, cumartesi akşamı Demir Özlü’nün İsveç’te yaşamını yitirdiği haberini duyunca, çok üzüldüm, Ay’a Yolculuk’u bırakıp İthaka’ya Yolculuk’un yazarı, Demir Özlü’yü anmak istedim.

Demir Özlü, modern Türk edebiyatının “altın yılları” diye nitelenen 1950’li yıllarda yıldızlaşan bir yazar. Edebiyata, insana, kente bakışıyla; öykü, roman, gezi ve deneme kitaplarıyla edebiyatımızdaki yeri doldurulamaz. Aynı kuşaktan Özdemir İnce, salı günkü yazısında çok haklı olarak Demir Özlü’ye “Dünyadan korkmayan, kendine güvenen, komplekssiz; özgür, bağımsız, yaratıcı bir kuşak”ın öncüsü dedi ve arkadaşını çok dokunaklı anlattı. Eline sağlık.

Ferit Edgü de onu “Düşünce olmadan edebiyat olmaz” ilkesini savunan bir yazar diye tanımlamıştı. Bu düşünce Özlü’ye göre, dünyaya başkaldıran, Sartre’ın öncülüğünü yaptığı varoluşçu düşünceydi. Bu düşünce, aslında toplumcu gerçekçiliğe karşı değildi, koşuttu ve edebiyatta bireyi-insanı konu edinen bir düşünceydi. Özlü, bunu yapıtlarında kendine özgü anlatımlarla biçimlendiriyordu.

UMUTSUZLUK YILLARI

Türk edebiyatı güncel siyasetle, sosyoekonomik ve kültürel değişikliklerle yapılanıyor, usta yazar ve şairlerin çizdiği yolda ilerliyor, gelişiyordu. 1970’lerin sonuna geldiğinde Demirel’in azınlık hükümeti işbaşındaydı. Siyasal kamplaşmalar, suikastlar toplumu umutsuzluğa sürüklemişti.

İşte 1980 öncesi böylesi çalkantılı yıllar geçiren Türkiye’de yaşamak zordu. Demir Özlü, önce İsveçli olan eşini ve oğlunu İsveç’e gönderdi. Sonra da kendi gitti.

Onu sürgüne gönderen neden, düşünceyi düşünceyle karşılamak yerine, silahla, şiddetle, kaba kuvvetle, saldırıyla karşılamak ilkelliğini durdurmayan yönetime tepkiydi. Yönetim durdurmak şöyle dursun, kışkırtıyordu.

Bunu Sürgünde 10 Yıl (Milliyet Yayınları, 1990) adlı kitabında şöyle yazar: “Bütün bu umutsuzluk içinde 19 Haziran 1979’da, Stockholm’a -daha önceleri turist olarak birkaç defa ziyaret ettiğim, ama bir türlü ısınamadığım bu kente- karımın ve çocuğumun yanına, orada altı aylık bir yaşama denemesi yapmaya, ben de gittim.”

GÖNÜLLÜ SÜRGÜN

Sürgünde 10 Yıl’ın bir başka yerinde “1979 yılı aralık ayında benim için, onca kalabalık, onca eğlenceli, aşkla, dostlukla, cinsellikle örülmüş bir cennet olan İstanbul bitti; yaşamımla İstanbul arasından akan nehri geçtim” diye bu gidişiyle üzüntüsünü, yitirdiklerini vurguladı.

Demir Özlü, 1980 askeri darbesi yapılınca yurda dönemedi, vatandaşlıktan da çıkarıldı, on yıl gönüllü sürgün olarak orada yaşadı. 1989’da yurda döndü, ama aralıklarla İsveç’e de gidip geldi, başka ülkelere de yolculuk yaptı. Gittiği her yerde yurdunun özlemini çekti. İthaka’ya Yolculuk (Yapı Kredi Yayınları, 1996) adını verdiği romanında, bu sonu bilinmeyen o yolculuğu anlattı. Bu yolculuğun onu İthaka’ya, yani anayurduna götürmesini hayal etti.

Gezdiği kentleri anlatırken önce birey olarak insanı ve sonra kenti oluşturan caddeleri, sokakları, kahveleri, pastaneleri, tiyatroları, otelleri her ne varsa onları anlattı.

Çünkü kent onun için hem umut hem de umutsuzluktu.

Amacı “Kim bilir. Bir gün... bu uzun yolculuğun sonunda kendi ülkeme döneceğim. Orada aydınlık, yıldızlı gecenin içinde, asmalar altındaki evimin kapısını açacağım. Yeşile boyalı tahta bir kapı. Kendi evimin kapısı” diyerek, evinin kapısını açmaktı.

Ne yazık ki bunu yapamadı.


Yazarın Son Yazıları

İnatçı Keraban 25 Şubat 2021
Edwin Morgan... 21 Ocak 2021
En uzun yıl biterken 31 Aralık 2020
Tevfik Fikret olmasaydı... 24 Aralık 2020