Ölü bebekler, kurşun gibi kelebekler

30 Aralık 2015 Çarşamba

Şehrin ortasında bir kafenin kaldırıma serpilmiş küçük ve yuvarlak masalarından birinde oturuyoruz.
Hava soğuk ama güneşli; çay içiyoruz, kek yiyoruz ve derin derin iç çekiyoruz.
Yaşadığımız ülke cayır cayır yanıyor; biz için için küle dönüyoruz.
Üç kişiyiz.
Son iki seçimde onlar HDP’ye oy vermişler; ben vermemişim.
Bendeki kaygı onlardaki umudun; onlardaki umut bendeki kaygının üzerinde hep irice bir gölge.
O gölgede hep birlikte epey bir üşümüşüz; şimdi donuyoruz.
Artık hemfikiriz; Kürtler devlet kurmak istiyorlar.
Ortadoğu’nun karışıklığıyla hükümetin zaaflarını arkalarına alacaklar ve bu ülkeden ne yapıp edip irice bir lokma koparacaklar.
O lokmayı koparırken de hem bizim hem de kendilerinin canını yakacaklar; çok yakacaklar.
Niyetleri artık kendi tarihlerini kendileri yazmak; hatta bu ülkenin tarihine de okkalı bir imza atmak.
Devlet kurmalarına ve kendi tarihlerini yazmalarına hatta o imzayı atmalarına hiçbirimizin itirazı yok.
Dirayetimiz şu noktadan sonra halkların kendi kaderini tayin hakkına saygı duymakla mühürlü.
Görüyoruz, bir halk daha gelecekte sorgulayacağı çok ağır bedeller ödeye ödeye ve hata üstüne hata yapa yapa, her şeyi yaka yaka canhıraş kendi tarihini yazmaya çalışıyor.
Bize de oturduğumuz yuvarlak masalarda kendi tarihimizi kendi ellerimizle silmenin bedelini ödemek ve vicdanlarımızı yangınlardan kurtarmak kalıyor.
Omuzlarımızda ölü bebekler, ayaklarımızın dibinde ensesinden vurulmuş cesetler; tepemizde leş kargası gibi uçuşan hırslar, ihtiraslar, hesaplar...
Onlar savaşacaklar biz de oturduğumuz yerden ceset sayacağız ve devamlı vicdan muhasebesi yapacağız.
Bir bebek, iki bebek, üç bebek...
Kısa ömürlü kucak dolusu kelebek.
Gittikçe daralan ve kararan alanlarımızda istediğimiz kadar “Ama çocuklar ölüyor” diye çığlık atalım; batıdan doğuya aslen hiç ulaşmayan o uzun yolları çaresiz adımlarla aşalım...
Hararetle savaşanlar ve kendi iktidarlarının geleceğine odaklananlar, tenezzül edip de bize dönüp bakmayacaklar bile.
Kıymeti bir türlü anlaşılamamış, açtığı yoldan gidilmesi gereken yere ulaşılamamış Cumhuriyet, içten aldığı darbelerle günbegün çöküyor.
Bu çöküşün keyfini sürenler ve göz diktikleri zaferler uğruna, ayaklarının altında dolanan korunmasız her şeyi tek tek tanrılara kurban verenler, birbirleriyle savaşa savaşa insanlık adına ne varsa hepsini hızla tüketmekteler.
Biz kurtarılmış gibi görünen ama aslında vazgeçilmiş, hükmü silinmiş, yerle bir edilmiş mahallemize saklanmışız.
Olan bitene müdahale edemediğimiz için acı çekmekteyiz.
Ve birbirimize devamlı o nafile soruyu sormaktayız.
“Biz nerede hata yaptık?”
Biz geçmişte yapılan hataların suçluluk duygusuyla oyalanarak hata yaptık.
Biz o duyguyla oyalanırken yeni hatalar yapmayı doğal sayarak hata yaptık.
Kandırılmayı bir varoluş şekliymiş gibi kabul ederek hata yaptık.
Hatalarımızdan zerre kadar ders almayarak hata yaptık.
En fenası da şüphe edeceklerimize inanarak ve aslen inandıklarımızdan şüphe ederek hata yaptık.
O yüzden şimdi kekten bir lokma alıyoruz:
Beş yaşındaki çocuğun ensesinden giren kurşun kursağımızdan çıkıyor.
Çaydan bir yudum içiyoruz:
Kırk günlük bebek, kurşun gibi ağır bir kelebek olup omuzlarımıza konuyor.
Tüm sorular ve hatalar korkunç bir savaşın hoyratlığında bir kez daha anlamsız kalıyor.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları