Sol ve liberal sol düşüncede Türklük konusu - Armağan Öztürk
Olaylar Ve Görüşler
Son Köşe Yazıları

Sol ve liberal sol düşüncede Türklük konusu - Armağan Öztürk

12.07.2024 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Türkiye’deki bazı meselelerin kamusal alanda tartışılma biçimi hem tartışan tarafların politik bilincini hem de yurttaşlık kültürünü olumsuz etkiliyor. Konuşmamak, susmak, inkâr etmek ve yok saymak patolojik sonuçları beraberinde getiriyor. Çok fazla şeyi bastırıyoruz. Bilinçaltına ittiğimiz siyasal meseleler kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Tartışmaya başladığımızda ortaya çıkan sonuç da en az suskunluk sarmalı kadar sorunlu. Nüanslı konuşmak olanaksız. Bir mahalleye yaslanıp sesimizi yükselttiğimizde ciddiye alınıp dinleniyoruz ancak. Muhatap aldığımız insanlarla kurduğumuz ilişki ise çoğu kez dost-düşman ikilemi tadında. 

Türklük meselesini de bu bağlamda konuşuyor veya konuşamıyoruz. Epey sayıda liberal ve sol aydına göre milliyetçilik ilkel bir ideoloji. Onlara göre Türk kelimesi de herkesi kapsamıyor. Bu nedenle anayasadan vatandaşlığa, edebiyattan felsefeye kadar başına Türk sözcüğü getirilmiş tanımlamalar yanlış ve yanıltıcı. Yine onlara göre, Türk yerine Türkiyeli demeli, üstenci etnik dilden vazgeçmeliyiz. Bu durumda liberal sol zihniyet milliyetçiliği utanılacak bir şey olarak görüyor.

ULUSAL DİL VE KİMLİK

Bu değerlendirme tarzının aşağılık kompleksi ve bilgisizlikten kaynaklandığı açık. Çünkü Batılı ulusal demokrasilerinin tamamında liberal milliyetçi bir mayalanma var. 4 Temmuz’da elini kalbine koyup marş okuyan ve evine bayrak asan Amerikalılar, Kraliçe’nin karşısında saygıyla eğilen İngilizler, Fransız Devrimi, Napolyon ve Victor Hugo’yla gurur duyan Fransızlar burjuva demokrasinin siyasal psikolojik zeminini ifade ediyor. John Stuart Mill, Ernest Renan, Giuseppe Mazzini gibi 19. yüzyıl düşünürleri, Yael Tamir, David Miller ve William Kymlicka gibi 20 yüzyıl yorumcuların eserlerine baktığınızda olgular dünyasında apaçık bir şekilde karşımızda duran bir gerçeğin teorileşmiş durumu görülür. Şurası önemli ki ulusal demokrasi ortak bir kamusal alana gereksinim duyuyor. Ortak kamusal alan ise ancak ulusal dil ve kimlikle yaratılabilir. 

Bu arada demokrasinin temelinin yaşadığımız topluma yurtsever bir bağlılığı gerektirdiği düşüncesi hiç de yeni değil. Binlerce yıl önce demokrasiyi ilk kuran Atinalılar aynı zamanda yurtseverdi.

Türkçülük akımı, Ziya Gökalp’ın eserleri ve Atatürk milliyetçiliği demokrasi için gerekli olan yurttaş birey ve ulusal kamusal alanın inşa sürecine ciddi katkı yaptılar. Bu noktada çıtayı biraz daha yükseltmekte yarar var. Liberaller, liberal solcular, İslamcılar ve Kürtçü hareket Atatürkçülüğü hep küçümsedi, demokrasi önünde engel olarak gördü. Oysa aksak da işlese demokratik bir cumhuriyetçiliğin bu ülkedeki asli gücü hâlâ Atatürkçülüktür. Egemenlik padişaha değil millete aittir diyen, kadınları kamusal alana dahil eden, dinin siyasal taleplerini sınırlayan ve özgürlük için laikliği zorunlu gören Atatürkçü siyasal hedef ve istemler olmasaydı Türkiye’de demokrasi olabilir miydi?

İÇSELLEŞTİRİLEN MİLLİYETÇİLİK

Peki, yukarıda saydığım bu kesimlere göre “Türk” neden utanılacak bir şey? Bu sorunun yanıtı genel olarak kimlik hareketi, özel olarak ise Kürt sorunuyla ilgili. Kimlik taleplerini tümüyle yok sayıp, her türlü farklılığı bozgunculuk olarak görmek adil değil. Bu bağlamda bizim gereksinimimiz olan milliyetçilik değil, insan hakları ve demokrasiyi içselleştirmiş bir milliyetçiliktir. 

Milliyetçilerin de kimlik tartışmasında katı bir şekilde her şeye karşı çıkmak dışında söyleyecek sözü olmalı. Bu doğru. Ama nasıl Fransız demokrasinin temeli Fransız milleti ve Fransızcaysa Türk demokrasinin temeli de Türk milleti ve Türkçedir. Türk olmak ayıp bir şey değildir. Utanılacak bir şey hiç değil. Türklerin başına gelen acı dolu öyküleri, örneğin Balkanlar ve Kafkasya’daki soykırımları andığınızda kendiliğinden bir şekilde faşist olunmaz. Bu noktada ülkenin okumuş yazmış insanının kendi önyargılarıyla hesaplaşması gerek. Müslümanlık demokrasiyle bağdaşabilir. İnsanlar inançlarını utanmadan, kaygılanmadan yaşayabilmeli. Aynı şey Türklük için de geçerli. Tekrar Atatürk’ü hatırlayalım. Atatürk ırk milliyetçisi değildi, söylediği şeyin cümlenin salt okunuşundan çok daha derin bir içeriğe sahip olduğunu unutmayarak: “Ne Mutlu Türküm diyene.”

Yazarın Son Yazıları

12 Eylül ve insanlık suçu - Kemal Akkurt

11 Eylül 1980 akşamına kadar her gün 10-15 kişinin öldürüldüğü olaylar, 12 Eylül 1980 günü bıçak gibi kesilmişti.

Devamını Oku
12.09.2026
Okul başlangıcı ve ayrılık kaygısı - Ece Başak Karakaş

Ayrılık, çok geçmişten getirdiğimiz ve yaşamımızın farklı dönemlerinde farklı biçimlerde tekrar tekrar karşılaştığımız bir durum.

Devamını Oku
11.09.2026
Nişasta bazlı şeker kansere yol açar mı? - Ülgen Zeki Ok

Ülkemizde “nişasta bazlı şeker (NBŞ)” olarak adlandırılan ürünün birçok firmanın yaptığı usulsüzlükler sonucunda, kotasının çok üzerinde piyasaya sürüldüğü geçen günlerde ortaya çıktı ve bu durum insan sağlığı açısından önemli bir tehdit oluşturuyor.

Devamını Oku
10.09.2026
‘Aslında kalandır terkeden’ - Yüksel Işık

Murathan Mungan’ın dizeleri, oldum olası ilgimi çeker; ne zaman karmaşık bir durumla karşılaşsam şu dizeleri mırıldanırım...

Devamını Oku
10.09.2026
Türk süvarileri İzmir’de! - Atilla Can Akarcalı

Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin ardından geri çekilen Yunan birliklerinin takibi, kuvvetlerin dağınık çekilmesi nedeniyle oldukça güçleşmişti.

Devamını Oku
09.09.2026
Değişim kuramı ve karizmatik lider Atatürk - Erhan Erbay

Weber toplumsal değişmeye klasik sosyologlardan farklı olarak tek bir nedenle, çizgisel olarak ilerleyen tarih anlayışı yerine çoklu etkenlerle şekillenen bir tarih görüşünü kabul eder.

Devamını Oku
09.09.2026