3 Ocak 2025 sabaha doğru Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores, ABD Başkanı Donald Trump’ın emriyle ABD ordusunun özel görev birimi Delta Force timleri tarafından yataklarından alınarak kaçırıldı; ABD’ye yönelik uyuşturucu kaçakçılığı ve terörizm iddialarıyla yargılanmak üzere New York’a götürüldü. ABD savaş uçakları, başkent Caracas’taki ana hava üssü ile diğer kentlerdeki hava üslerini, askerî tesisleri, limanları ve haberleşme sistemini vurdu. Bu saldırılar, bir işgal ve istila denemesi niteliğindedir.
Bağımsız bir devlet başkanının başka bir devletin askerleri tarafından zor kullanarak kaçırılması bir darbedir. Aslında demokrat bir lider olmayan, 13 Nisan 2013’ten beri 13 yıl iktidarda kalan, 28 Temmuz 2024 günü elektronik oylama ile yapılan son seçimi tartışmalı olan Maduro’nun ABD askerlerince kaçırılması bir dış darbedir. Onun seçim yoluyla değiştirilmesi Venezüella’nın iç işidir.
ULUSLARARASI HUKUKA AYKIRI
Bu darbe ve saldırılar, açıkça uluslararası hukuk çiğnenerek yapılmaktadır. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın “amaçlar ve ilkeler” başlıklı birinci bölümünde 2. madde olarak yer alan şu hükümler, olayın değerlendirilmesi bakımından önemlidir:
“1. Örgüt, tüm üyelerinin egemen eşitliği ilkesi üzerine kurulmuştur. (...)
3. Tüm üyeler, uluslararası nitelikteki uyuşmazlıklarını, uluslararası barış ve güvenliği ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek biçimde, barışçı yollarla çözerler.
4. Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı, gerek Birleşmiş Milletler’in amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”
ABD askerlerinin Birleşmiş Milletler’in egemen eşit bir üyesi olan Venezüella Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırması, ülkesinin hava üslerini, askerî tesislerini, limanlarını ve haberleşme sistemini vurması, bu hükümlere aykırıdır. Daha önce Venezüella’nın ABD’ye yönelik bir saldırısı olmaksızın yapılan, savunma amaçlı olmayan bu saldırılar, ABD Anayasası’nın 2. maddesi uyarınca Birleşik Devletler ordusu ve deniz kuvvetlerinin başkomutanı olan Başkan Trump’ın emriyle yapılmıştır.
Venezuela’daki darbe ve saldırılarla, ABD’nin 5. Başkanı James Monroe’nin adıyla anılan ve Amerikaların Avrupa sömürgeciliğinin alanı olarak görülmemesi gerektiğini; ABD’nin Avrupa ülkelerinin içişlerine ve aralarındaki savaşlara karışmayacağını; Avrupa ülkelerince Amerika ülkelerinin siyasî işlerine yapılacak herhangi bir müdahale girişiminin ABD’ye yönelik sayılacağını öngören Monroe Doktrini, Venezuela’da ABD’nin Latin Amerika üzerindeki hegemonyasını ifade eden versiyonuyla uygulanmıştır.
ASIL AMAÇ
Maduro’nun kaçırılması, onu uyuşturucu kaçakçılığı ve terörizm iddialarıyla yargılamak amacıyla açıklansa da asıl hedefin Venezüella’nın zengin petrol rezervleri ve maden yataklarını ele geçirmek ve Amerikan şirketlerince işletilmelerini sağlamak olduğu anlaşılıyor. Hatta bunun da ötesinde Venezüella’nın bir süre ABD tarafından yönetilmesi planlanıyor. Nitekim Trump’ın bu yönde açıklamaları var.
Böyle bir durum, Venezüella’nın bağımsızlık ve egemenliğini yitirmesi ve bir sömürge haline gelmesi demektir. Fakat bu durumun, geçmişinde bağımsızlık ve özgürlük mücadeleleri olan Venezüella halkı tarafından kabul edilmesi beklenemez. Nitekim 4 Ocak 2026 günü Venezüella Yüksek Adalet Mahkemesi tarafından geçici devlet Başkanı görevini üstlenmesine karar verilen eski başkan yardımcısı Delcy Rodriguez, “Venezüella, hiçbir ülkenin kolonisi olmayacaktır” dedi.
DİĞER DEVLETLERİN TUTUMU
Venezüella’daki ABD darbesi, Arjantin, İngiltere, Fransa, İsrail ve Ukrayna (!) gibi bazı devletlerce desteklenmesine karşılık; aralarında Kolombiya, Brezilya, Küba, İspanya, İran, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti bulunan birçok devlet tarafından kınandı. Avrupa Birliği, –Dış İlişkiler Temsilcisi Kaja Kallas’ın yaptığı bir açıklama ile– taraflara “ihtiyat”; Türkiye, – Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı bir açıklama ile– “itidal” tavsiye etti. ABD Venezüella’da darbe yaptıktan sonra diğer taraflara ihtiyat veya itidal tavsiye etmenin, olayın tırmandırılmaması dışında darbeyi kabul etmeleri, ses çıkarmamaları çağrısından başka ne anlamı olabilir? Türkiye’nin ABD ile dostluk ilişkisi ve aynı ittifak içinde yer alması, Türk dostu Venezüella Devlet Başkanı Maduro’ya yapılan darbe karşısında sessiz kalmasını gerektirmez. ABD’nin uluslararası hukuka aykırı hareket niteliğindeki darbesi kınanmalıdır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 Ocak 2026 günü kabine toplantısından sonra bu konuda şu açıklamayı yaptı: “Trump’la telefonla görüşerek hassasiyetimizi ilettik. Uluslararası hukuku ihlal eden hiçbir eylemi tasvip etmeyiz. Venezüella’nın istikrarsızlığa sürüklenmemesi gerektiğini ifade ettik. Dost Venezüella halkının yanındayız.” Bu açıklama, Türkiye’nin Venezüella’daki darbeye karşı çıktığını diplomatik bir dille Trump’a ileten bir mesaj niteliğindedir.
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’İN TEPKİSİ NE OLDU?
Uluslararası toplumun kınayıcı tepkisi, Trump yönetimindeki ABD emperyalizminin Küba, Meksika, Kolombiya ve Grönland, hatta ABD’nin 51. devleti yapmak istediği Kanada gibi başka ülkeleri işgale yönelmesini önlemek bakımından yararlı olabilir. Son gelişmeler, ABD emperyalizmi karşısında yeni bir savunma örgütü kurulması zamanının geldiğini göstermektedir.
ABD’nin Venezüella’daki darbe ve saldırısı, 5 Ocak 2026 günü acil toplantıya çağrılan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde görüşüldü; ABD dışındaki üye devletlerin temsilcileri tarafından eleştirildi. Fakat ABD’yi kınayan ve Venezüella’da demokratik rejime geçiş için alınması gereken önlemleri belirten bir karar alınmadı.
Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 23/1. madde gereğince 5 üyesi sürekli (ABD, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Fransa ve Birleşik Krallık), 10 üyesi Genel Kurulca iki yıl için seçilen, sürekli olmayan 15 üyeden oluşan Güvenlik Konseyi, antlaşmanın 27/3. maddesi uyarınca 9 üyenin olumlu oyu ile karar alır; usul sorunları dışındaki bütün konularda olumlu oyu aranan 5 sürekli üyeden biri olan ABD’nin Venezüella’da yaptığı darbeyi kınayan bir karar önerisine vereceği oy olumsuz olacaktı. Sürekli üyelere tanınan ve uygulamada “veto hakkı” olarak adlandırılan bu yetki, ABD’ye karşı bir karar alınmasını engellemiştir. Bu durum, güvenlik konseyinin yapısı ile oylama sisteminin değiştirilmesi zamanının da geldiğini göstermektedir.
PROF. DR. HİKMET SAMİ TÜRK