Ünlü İtalyan şair-yazarı Giacomo Leopardi “Takvim Satıcısı” adlı denemesinde bir yılbaşı öncesinde takvim satıcısına, gelecek yılın nasıl olacağını sorar, sorunun yanıtını beklemeden gelecek yılın yaşadıkları yıldan farklı olmayacağını; acı ve ıstırapların süreceğini, iç ağrılarının dinmeyeceğini söyler.
Haklı mıydı şair? Şairin adını duyan kimileri onun zaten karamsar biri olduğunu; peşin hükümlü davrandığını söyleyip savlarının inandırıcı olamayacağını iddia eder. Öyle ya da böyle! Oysa Antonio Gramsci, “Aklın karamsarlığı istencin iyimserliğidir” der. Her şeye karşın yaşam savaşımında insanın istencini öne koyarak kararlılık göstermesi ve yılmadan savaşım vermesi gerektiğini savunur. Haksız sayılmaz Gramsci çünkü her başarımın arkasında istenç üstünlüğü vardır ki kararlılık göstergesidir.
Türkiye, yaşanmışlıklarına bakarak karamsar olmaktan kendini alamayabilir. Haklıdır da. Önünde çözüm bekleyen sorunlarla dolu bir yığın dosya varken hele. Ya bu sorunları çözecek bir istenç koyacaktır ortaya ya da daha kötü günleri yaşamaya kendini alıştıracaktır.
Sorunları tek tek saymak gerekmiyor; insanlarımız zaten biliyorlar çünkü yaşıyorlar. Açlık, sefalet, yoksulluk ve yoksunluk… Ve bu sorunlarına çözüm üretecek, ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlayacak iktidarlar bekliyorlar. Ama bütün bu sorunların çözümünün çağdaşlıktan geçtiğini de iyi biliyorlar. Hurafelerin, efsanelerin, kitaplık raflarında artık ömrünü tüketmiş günümüze ışık tutamayacak yazılardan, kitaplardan uzak durulması gerektiğini söylüyorlar. Bilimsel yorumların, üretken kafaların, etkin ve bağımsız yaklaşımların yolunun çağdaşlıktan geçtiği düşüncesini taşıyorlar.
GERİ KALMIŞLIK ÇIKMAZI
İlginçtir ülkemizde bu süreç yıllar geçtikçe tersine işledi. Ne kadar gericilik, bilim dışılık, bağnazlık varsa geldi göğsümüzün üstüne oturdu. Buna dayalı olarak ekonomik, toplumsal, eğitsel, hukuksal gerikalmışlık yer etti ülkemizde ve sonunda, devlet gelirinin yüzde 80-90 oranında yurttaştan toplanan vergilerden sağlanmaya başlandı. Oysa Atatürk’ün bize bırakmış olduğu mirasla çağdaş ve çok sesli kafaların üretmeyi sürdürmesi gerekirdi. Böylece bu sorunları da yaşamamış olurduk.
80’li yılların öncesine bakınca bugüne kıyasla, insanlarımız daha coşkulu, daha üretken daha heyecanlı, daha iddialı, daha verimli, daha insansever, daha çağcıl düşünceli ve daha sağduyuluydu. Ve daha laik ve demokrat. 12 Eylül askeri darbesi tüm bu olumlu özelliklerin perdesini kapatan bir sürece kapı açmıştır.
Laik bir devlet olan ülkemizde, toplum demokratik ve çağdaş olmak yerine giderek çağdışı kalmaya eğilimli, eğitsel ve toplumsal yaşamda ileriyi değil geriyi izlemeye meraklı olmaya başladı. Eğer Türkiye, yani biz, çağdaş eğitim dizgesinden sapmayı sürdürecek olursak hiçbir alanda varlık gösteremez, rekabet gücümüzü yitirir ve kalkınma yerine gerikalmışlık çıkmazında bocalayarak nice umutların yok olmasına neden oluruz. Ardından nice gençlerin dikenli yollara sürüklenmesine tanık oluruz. Ve bir zamanlar dilimizden düşürmek istemediğimiz “çağdaş, demokratik ve laik Türkiye” tanımını tümden unutmak zorunda kalacağımız günlerin geldiğini görürüz. Ve bir de Leopardi mi, yoksa Gramsci mi haklı onu görürüz…
NECDET ADABAĞ
YAZAR