Distopyaların ilki olmasa da en meşhuru Aldous Huxley’in 1932’de basılan Cesur Yeni Dünya romanıdır. Onunla en çok kıyaslanan da bir başka distopik başyapıt olan George Orwell’in 1949’da yayımlanan romanı 1984’tür.
Bu iki anlatı üzerinden yapılan tartışmaların en etkileyicisi, Neil Postman’ın “Televizyon: Öldüren Eğlence” kitabının önsözündeki metnidir. Postman’ın çarpıcı karşılaştırmasından alıntılarsak:
“Orwell, kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. (…) Orwell, bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan; Huxley ise pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. (…) Orwell, hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu.”
Gerek Orwell’in gerekse de Huxley’in gelecek görünümlerine baktığımızda, her ikisinin de günümüz dünyasından veriler taşıdığı rahatlıkla görülebilir. Türkiye’de bu tablo daha da katmerli. Çünkü bizde hem Orwell var hem Huxley. Hem cezalandıran bir iktidar var, hem de bu cezaya rıza gösteren, hatta az da olsa onu alkışlayan bir kalabalık.
ZİFİRİ GERÇEKLİK
Bir distopyanın içindeyiz, hem de sayfalarını çevirdiğimizde bizi uzak bir geleceğe götüren o romanlardaki gibi değil; tam tersine, gözümüzü açtığımızda karşımızda beliren, sokağımızda, ekranlarımızda, tezgâhlardaki fiyatlarda, dilimizdeki suskunlukta kendini gösteren bir gündelik distopya bu.
Orwell’in hayal ettiği gözetleme toplumunu kameralarla, uygulamalarla, veri madenciliğiyle çoktan aştık. Huxley’in “mutlu köleleri” ise artık yalnızca bir edebiyat karakteri değil; umursamazlığımızla, yapay gündemlerimizle bizleriz.
Bir distopyanın merkezinde her zaman adaletsizlik yer alır. Bugün Türkiye’de adalet, yalnızca mekânsal olarak yerinde duruyor. Adliye binaları yükseliyor, sarayvari yapılar inşa ediliyor ama içi boş. Kararların tarafsız değil, talimatla verildiği bir sistemde adalet yalnızca bir dekor artık.
Bir ülkede hak arayanlar, adliyeye değil sosyal medyaya koşuyorsa; hâkim değil linç kampanyası karar veriyorsa; hukuk, yalnızca muhalifleri terbiye etmenin bir sopasına dönüşmüşse… İşte orada adalet değil korku hüküm sürer.
Bugün mahkemeler; emekçinin hakkını ararken değil, grevini yasaklarken; gazeteciyi korurken değil, sustururken; üniversiteyi özgürleştirirken değil, kayyumlarla işgal ederken anılıyor. Ve bizler de bu tabloya “yargı bağımsızlığı” değil, “yargıdan bağımsızlık” denilebilecek bir mesafeden bakmak zorunda kalıyoruz.
DİSTOPYANIN ALAMETİ
Soru soran dışlanıyor, itiraz eden cezalandırılıyor. Gençler ülkeyi terk etmek istiyor çünkü içinde yaşadığımız bu “yeni normal”, onlara gelecek değil, sadece tahammül vaat ediyor.
Bir distopyanın alameti sadece baskı değil, baskıya alışmış bir toplumdur. Ve alışmak, zamanla rızaya, rıza da kör bir sadakate dönüşür. İşte en tehlikelisi bu. Çünkü böyle toplumlarda zulüm yalnızca cezasız kalmaz; aynı zamanda anlamını da yitirir.
UMUDU HATIRLAMAK
Ama hâlâ umut var. Umut, bu yazının satırlarında değil belki, ama onu yazdıran inançta gizli. Umut, hâlâ mücadele eden kadınların sesinde, hâlâ direnç gösteren öğrencilerin omuzlarında, hâlâ hakkını arayan emekçilerin ellerinde. Umut, gerçekleri yazmakta ısrar eden gazetecilerin cümlelerinde.
Adaletin yerini yargısız infazın, gerçeğin yerini yalanın, onurun yerini alçaklığın aldığı bir düzenin adıdır distopya. Ama unutmayalım, hiçbir distopya sonsuz değildir. Çünkü halkın hafızası, ne kadar bastırılırsa bastırılsın, bir gün mutlaka kendine bir yol bulur. Ve o yol, adaletle başlar.
OLCAY BAĞIR
YAZAR