Olaylar Ve Görüşler

Yaşama hakkı...

10 Şubat 2019 Pazar

Kapitalist toplum, insanların hukuken eşitliği ilkesine dayanmakla birlikte, esas olarak, burjuvaların, herkesi işçileştirerek kendine bağımlı kılma eğilimi doğrultusunda hareket ettiği için, eksik ve aksak demokrasi ile maluldür.

Yaşama hakkının dayanağı, insanın canlı-olma doğasından gelen yaşama, hatta sonsuz yaşama yönelimidir. Canlıların yapıtaşı genlerdir. Genler yaşam-kalım maddesi (protein) bulduğu sürece, kendilerini sonsuza dek kopyalayabilir. Genlerin, kendilerini sonsuza dek kopyalayabilme yeteneği, canlılardaki sonsuz yaşama yöneliminin temelidir. Genler sonsuza yönelik kopyalama hareketini, yaşam birimleri halinde yapagelmişlerdir. “Yaşam birimi”, canlı yaşamı taşıyıp kalıtan her bir tekil organizmadır. İnsan da bir yaşam birimidir. Bu nedenle, her bir insanın da doğası yaşamaya, hatta sonsuz yaşamaya yöneliktir. Yaşam birimi olarak yaşamaya yönelik olduğu için, her bir tekil insan, doğasından gelen “yaşama hakkı”na sahiptir. Her bir tekil insanın doğası yaşamaya yönelik olduğu için, yaşamak şu veya bu kesimden ya da sınıftan insanların değil, bütün insanların doğal hakkıdır.

Kapitalist toplum
Bir insan üzerindeki her türlü egemenlik, o insanın yaşama hakkına müdahale etmektir. Bu nedenle, yaşama hakkının, dar anlamda can güvenliğinin ötesinde, çok daha geniş anlamı vardır. Bir insanın, başka bir insan üzerinde egemenlik kurmasının amacı, son tahlilde, üzerinde egemenlik kurulmuş insanın yaşama ve yaşamda kalma olanaklarına el koymaktır. İnsanlar her şeyden önce işgücü ve düşünme gücünden ibaret olan olanaklarını kullanarak yaşamda kalırlar. İnsanların iş ve düşünme güçlerinin kaynağı, onların canlarıdır. Öyleyse, bir insan, başka bir insanın iradesi üzerinden, o insanın iş ve düşünme gücüne egemen olmakla, o insanın canına egemen olur. Bir insanın, başka bir insanın canına egemen olması da yaşama hakkına müdahaleden başka bir şey değildir.
İnsanların birbirlerinin yaşama hakkına müdahaleleri, tarih boyunca, köleleştirme gibi kaba ve ilkel biçimlerden, işçileştirme gibi daha rafine biçimlere doğru gelişmiştir. Köleci ve feodal toplumlardan farklı olarak; kapitalist toplum, insanların hukuken eşitliği üzerine kurulu olduğu için, kapitalist, iş ve düşünme gücü sahiplerini, köle, serf gibi emrinde çalışmaya zorlayamaz. Ancak iş ve düşünme gücü sahipleri, iki nedenden dolayı, “canlarını” kapitaliste satmak zorundadır. Birincisi, özellikle nitelikli olmayan işgücü sahiplerinin, yaşayabilmek için iş güçlerinden başka satabilecek bir şeyleri olmamasıdır. İkincisi, iş ve düşünme sahiplerinin, kapitalistten başka canlarını satabilecekleri kimse olmamasıdır. Bu ilişki, hukuken eşit tarafların bir iş sözleşmesi yapması ile gerçekleşir. Sözleşme ile iş ve düşünme gücü sahipleri, canlarını, belli bir süre ile kapitalistin emrine verir. İş sözleşmesinin en önemli maddeleri “ücret” ve “çalışma süresi” ile ilgili olanlardır. İşgücü ve düşünme gücü sahiplerinin, “canlarını” kapitaliste satmak zorunda olmaları nedeniyle, hangi koşullarda satacaklarını belirleyen, kapitalistin iradesidir. Bu durumda, önemli olan ücretlerin nispeten yüksek, çalışma sürelerinin “insani” olması değil, iş ve düşünme gücü sahiplerinin kapitalistin iradesine uygun sözleşme yaparak, kapitaliste yaşama haklarına müdahale olanağı vermeleridir. Kuşkusuz düşük ücretler ve gayri insani çalışma koşulları, insanları yavaş yavaş öldüren, bu nedenle yaşama hakkı ihlalini ağırlaştıran durumlardır. Kapitalist toplum, insanların hukuken eşitliği ilkesine dayanmakla birlikte, esas olarak, burjuvaların, herkesi işçileştirerek kendine bağımlı kılma eğilimi doğrultusunda hareket ettiği için, eksik ve aksak demokrasi ile maluldür. Öte yandan, tarih boyunca, insanlar, işgaller ve istilalar yoluyla, birbirlerine boyun eğdirerek, böylece yaşama haklarına müdahale ederek, birbirlerinin yaşama olanak ve alanlarını ele geçirme eğilimi içinde olmuşlardır.

Hak ihlallerine karşı
Gerek toplumların içinde yaşanan, gerekse işgaller ve istilalar biçiminde diğer toplumlardan kaynaklanan yaşama hakkı ihlallerine karşı, yaşama hakkı ihlal edilen insanlar ve toplumlar, tarih boyunca hep bir mücadele etmişlerdir. Bu mücadeleler içinde, kişi hakları, ulusal haklar, sosyal ve siyasi haklar, çevre hakkı vs. bir dizi insan hakkı kavramı ortaya çıkıp, mücadelelerin başarısı oranında hayata geçmiştir. Ne kadar çeşitlenmiş olursa olsun, tüm insan hakları, yaşama hakkının türevi olup, her bir insanın doğasından gelen bir “yaşam birimi olarak yaşama hakkını” sağlamaya yöneliktir.

Mehmet UYSAL / Felsefeci


Yazarın Son Yazıları