‘Babamın dizeleri gibiyim, kederdeyim’

03 Temmuz 2015 Cuma

Sivas katliamında kaybettiğimiz şair ve tıp doktoru Behçet Aysan’ın kızı, yazar Eren Aysan, 22 yılın ardından Madımak’a bakarken, “Babamın dizeleri gibiyim: Aynı gökyüzü/aynı kederdeyim” diyor.

- İnsan olan dayanamaz. 16 yaşında bir çocuk, babasının yaşamdan koparılışını, televizyondan izliyor. 2 Temmuz 1993’ü, o gün ekrana yansıdığı kısmıyla, yaşı müsait olanlar biliyor. Ya o esnada sizin oturma odanızda göremedikleriniz?

Akşam haberlerinde “Sivas’ta Olaylar” başlığı vardı ilkin. 22 yaralının olduğu söylendi. Babamın hemen geleceğini düşündüm. Sonra alt yazılar geçmeye başladı: “Pir Sultan Abdal Şenliği’ne katılan misafirlerin kaldığı otel yakıldı. Çok sayıda ölü var.” Öylece kalakaldım. Adeta her şey dönüyordu, koltuklar, masa, sandalyeler, halı, kitaplar. Ağzımdan iki kelime çıkabildi yalnızca: “Anne, televizyon.” Sonra adımdan bir fazlasını hatırlamıyorum. Sabaha kadar mavi odamda bekledim babamı. Gelecek ve koşacağım yanına. Hem niye ölsün ki! Sorunuza gelirsek: Odada olmayan tek şey babamdı artık. Sonrasında taşıdığım “yenilgi” duygusunu içimden atamadım.

- Sivas davası duruşmaları... O anlar?

Kolay değil, tam 22 yıl. Bir cinayetin, katliamın zihinlerde “eskimesi”ne yetecek kadar uzun bir zaman. Sivas davası şimdi Anayasa Mahkemesi’nde. Süreç devam ediyor. Ama nasıl? İşte zaten her şey bu “Nasıl?” sorusunda düğümleniyor. Öte yandan bir aile düşünün... O ailenin yaşamı 22 yıl boyunca eşini, kardeşini, babasını öldürenlerin ortaya çıkarılmasını istemekle mi geçer? Bu yolda devlet ve hukuk katında mücadeleyle mi geçer? Duruşmanın olduğu ilk gün mahkeme başkanının üzerine sanıkların bozuk para fırlattığı gerçeğini hatırlatmaya çalışmakla mı geçer? Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın sanıkların yanında yer almasına itiraz etmekle mi geçer? Siyasi cinayetlerde zamanaşımına direnmekle mi geçer? Geçermiş! Dahası da varmış üstelik. Çünkü sürekli can alınan bir ülkede siyasi cinayetlerde öldürülenlerin yakınları olarak kocaman bir aileyiz. Artık çoğalmak istemiyoruz. Canımı yakan sanıkların fütursuzluğu değil. Benim mahkeme salonunda içim ürpererek beklemem değil. Gözyaşlarım değil. Sisteme olan inançsızlığım.

- 1993’te doğanlar bugün 22 yaşında. Belki kimileri Madımak’ı hiç bilmiyor. Çocukluğunu Madı-mak’ta bırakmak zorunda kalan bir evlat olarak gençlere içinizden en çok ne anlatmak geçiyor?

Babam öldürüldükten sonra ülkece çok şey biriktirdik. 90’lı yıllarda 17 bin 500 faili belli meçhul cinayeti biriktirdik mesela. Evladını yitiren anaların gözlerinden akan kan damlalarını biriktirdik. Lice’de, Kulp’ta evlerden çıkan cenazeleri biriktirdik. Ebabil kuşları cesetleri kaçırıp, yok edip asit kuyularına atmasını biriktirdik. Her cumartesi Galatasaray Meydanı’ndaki kayıp yakınlarının isyanını biriktirdik. Sivas 93’ten sonra öldürülen Onat Kutlar’ın, Yasemin Cebenoyan’ın, Ahmet Taner Kışlalı’nın, Hrant Dink’in acısını biriktirdik. Gezi’de toprağa yüzü düşen gencecik çocukların masumiyetini biriktirdik. Roboski’yi biriktirdik. Dur durak bilmeden ilerleyen adı her neyse bir mekanizmanın olduğu ve yaptıkları ortada. Dolayısıyla Madımak’ı hiç bilmeyen gençlere bu yapı devam ettiği sürece daha büyük bir yangının içinde kendini bulacaklarını söylemek isterim. Dini ve milli hisler adına yapmaya giriştikleri, ucunda bir başkasının canına kastı olan her eylemi sorgulamalarını isterim. Bu ülkede öldürülen aydınların neden öldürüldüklerini anlamalarını isterim.

- “Bir ruh doktoru olduğu için babamın yaşamında tedavi etmeye koşul ve zaman bulamadığı hastalarınca öldürüldüğüne inandım” sözünüz hafızamızda. Aklımızda en çok o soru var: Bu soylu düşünceniz size ne kadar huzur verdi?

Sivas katliamı 16 yaşındaki bir çocuğun kalbinde büyük yara açtı, zihninde de soru işaretleri bıraktı. Bugün her ikisinin de yansıması sürüyor. Kalbimden aklıma giden ince sızıyla gündelik yaşamıma devam ederken, pek çok sözcüğün “güven”den “güvensizlik” iklimine aktığını duyumsayabiliyorum. Sürekli arasam da huzura yakın değilim artık. Daha çok çaresizlik sarmalı içindeyim. Üstelik bunun bir duygu değil, ağırlığını ve soğukluğunu hissettiren gerçek olduğunu biliyorum. Birileri benden çok önce bu gerçekle karşılaştı, birileri bunun farkında değil, birilerinin “çare” diye başvurduğu şeyse bana çok yavan geliyor. En azından babam hayattayken Benjamin’in “Umut için tasarlanan her şey umutsuzlar adınadır” sözüne dair bir gelecek planım vardı. Şimdiye yok! Babamın dizeleri gibiyim: “Aynı gökyüzü / aynı kederdeyim.”


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları