Medeniyetçilik Tutmadı, Deprem Tehlikesi Versek?
Olaylar Ve Görüşler
Son Köşe Yazıları

Medeniyetçilik Tutmadı, Deprem Tehlikesi Versek?

03.02.2015 08:00
Güncellenme:
Takip Et:

Büyük çoğunluğu onlarca yıldır ikamet edilen mahallelerin birçoğunun artık kentin çeperinde değil merkezinde kaldığını, kentsel hizmetlere uzun zamandır ulaşmakta olduğunu görüyoruz. Müdahaleler ya da müdahale girişimlerinin deprem riskinin yüksek olduğu bölgelerde değil, rant üreten yerlerde yoğunlaşmaktadır. Bu durum da doğal olarak, deprem riskinin araçsallaştırıldığı kuşkularını yaygınlaştırmaktadır.

Kentsel dönüşüm, 30 yılı aşkın bir zamandır süregelen, rantı merkeze alan kentsel politikaların oluşturduğu yeni kent algısının önemli bir yansıması olarak anlaşılmalı. Günümüzde metropollere hâkim olan kentsel gerilim ve çatışmalar da özünde, “yuva”larını korumaya çabalayan mahallelilerle rant merkezli bir anlayışla kentsel-toplumsalekolojik dokuyu hiçe sayan büyük inşaat firmalarını karşı karşıya getiren çatışmalardır. Çatışmaya “dönüştürücü güçler” açısından bakıldığında; “soylulaştırma”, “iyileştirme”, “yenileme”, “dönüşüm” vd. farklı adlandırmalarla, mahallelere müdahaleleri meşrulaştırma stratejisi 1990’lardan bugüne uzanan süreçte iki aşamada okunabilir: Medeniyetçi söylem, deprem tehlikesinin araçsallaştırılması.
1980’lerde oluşmaya başlayan medeniyetçi söylem özellikle 1990’lı yıllara hâkim olmuştu, hâlâ da etkisini sürdürmektedir. Varoş, suçlayıcı, damgalayıcı bir terim olarak yine bu süreçte oluş(turul)up 1995 Gazi olayları ve 1996 1 Mayıs eylemlerinin ardından yaygınlaş(tırıl)mıştı. Önemli ölçüde medya aracılığıyla, kısmen de olsa akademik yayınlarla, kent yoksullarının yoğunlaştığı mahalleler, özellikle de gecekondu bölgeleri ve sakinleri toplumun maruz kaldığı ekonomik, ahlaki, çevresel, kültürel vd. her türlü sorunun temel nedeni olarak damgalanmaya başlandı. “Haksız kazanç elde eden”, “kentin kültürünü ve doğayı tahrip eden” gecekondulu söylemi, kente müdahaleyi hatta tahribi meşrulaştırmaya hizmet ediyordu. Bu söylemler 1990’lı yıllarda hızla yaygınlaştı, sadece medyayı ve siyaset alanını değil akademik çevreleri dahi etkiledi.
1999 depreminin ardından bu kez deprem riskinin kentsel dönüşüm amaçlı müdahalelerin meşrulaştırıcı aracı olarak öne çıktığını görmeye başladık. “Teknik”, medeniyetçi söylemin aksine, dışlayıcı izlenimi vermeyen bir söylem oluştu. Böylece kamuoyunda ve entelektüel çevrelerde belirgin tepkiye de neden olmaya başlayan medenileştirme söylemi, teknik, dolayısıyla da kültürel dışlama içermeyen bir söylemle ikame edilmeye başlandı.
Ancak söz konusu müdahaleler ya da müdahale girişimlerinin deprem riskinin yüksek olduğu bölgelerde değil, rant üreten yerlerde yoğunlaşmaktadır. Bu durum da doğal olarak, deprem riskinin araçsallaştırıldığı kuşkularını yaygınlaştırmaktadır. “Deprem riski” ve “ağır altyapı sorunları” gibi teknik unsurları araçsallaştıran bu yeni söylem, bilimsellik kisvesiyle, tarafsızlık ve kamu yararı yanılsaması oluştursa da seçilen bölgeler nedeniyle yanılsamanın etkisi sınırlı kalmakta. Kentsel dönüşüm projeleri “köhneleşmiş mekânları yenilemek ve kaçak yapılmış gecekondu alanlarını ortadan kaldırmak” hedefine sahip olduklarını ifade etmektedir. Oysa büyük çoğunluğu onlarca yıldır ikamet edilen bu mahallelerin birçoğunun artık kentin çeperinde değil merkezinde kaldığını, kentsel hizmetlere uzun zamandır ulaşmakta olduğunu görüyoruz.

Kentsel dönüşüm sadece rant üretme açısından önem taşımıyor. İnşaat sektörünü besleyen bir kentleşme politikası olarak öne çıkmaktadır. 1990’lı yıllardan başlayarak büyük şirketlerin egemen olduğu inşaat sektörü, ekonomide lokomotif sektör özelliği taşımaya ve önemli bir istihdam kaynağı oluşturmaya başladı. 2002-2013 arasında inşaat sektörünün istihdamdaki payı yüzde 4.5’ten yüzde 7.3’e yükselmiştir. Üstelik inşaat sektörü büyümenin istihdama yansıması açısından en elverişli sektördür, bu sektörde yüzde 1 büyüme, yüzde 0.5 istihdam sağlayarak hizmet ve sanayi sektörlerinin önüne geçiyor. Yapılan araştırmalar bize AKP’nin siyasi başarısının ekonomide büyüme oranıyla doğrudan bağlantılı olduğunu göstermektedir. Başka bir deyişle 2002 sonrası Türkiye’sinde siyasi istikrar ekonomik gelişmeyi sağlamıyor tam aksine ekonomik gelişme siyasi istikrarı, tek partinin rahatça hükümet kurmasını sağlıyor. Bu nedenle hükümet, hem kısa vadeli ve riskli de olsa ekonomik büyüme, geçici istihdam ve siyasi başarı kazandıran kentsel dönüşüm politikasından kolay kolay vazgeçemez.
Dolayısıyla ekonomik büyümeden beslenen iktidar açısından bakıldığında; sermaye birikimi için kent topraklarını planlar ve altyapı yatırımlarıyla hazır hale getirmekte çok boyutlu çıkarlar söz konusu olduğundan, ekonomik, toplumsal, kültürel ve ekolojik tahribat önemsenmemekte, bu lokomotif sektörün gelişiminin sürmesi için ödenecek bedeller göze alınabilmektedir.
Kentsel dönüşüm mağduru olan ya da kentsel dönüşüm tehdidi altındaki mahallelerin birçoğu kentsel hareketlerle, dayanışmayla kurulup gelişmiş, halen süregelen dayanışma ilişkilerinin mekânsal kimlik oluşturduğu eski gecekondu mahalleleri. Yine birçok orta sınıf mahallesi ve kent içindeki yeşil alanlar da dönüşüm tehdidi altında olduğundan kentsel muhalefetin tabanı genişlemekte, estetik, ekolojik ve kültürel kaygılar da öne çıkmaktadır. İstanbul örneğinde; Gezi Parkı, Kuzguncuk Bostanı, Validebağ direnişleri kent halkının kentsel mekânları çok da kolayca ranta teslim etmeyeceğini gösterdi. Bu örnekler, kamusal çıkar merkezli politikalar hâkim olmazsa, bugüne kadar siyasal istikrara hizmet eden anlayışın bu kez kentsel gerilime neden olup siyasi istikrarı bozabileceğini gösteriyor.
Artık kentsel dönüşüm karşıtı muhalefet, meslek odalarının, sendikaların, STK’lerin, örgütlü siyasi grupların, üniversitelerin, alternatif medyanın desteğini alarak örgütlenmektedir. Üstelik kentsel dönüşüm projelerine karşı uluslararası bir destek de söz konusu. Kuşkusuz tüm dünyada kentsel dönüşüm projeleri küresel kent bağlamında, küresel sermaye ve aktörlerinin etkisiyle oluşuyor. Ancak küresel kente karşı muhalefetin de küresel olduğunu unutmayalım...
Yaşanabilir ve kimliğiyle, kültürüyle, kentlisiyle yaşayabilir kentler arzuluyorsak; kentlerimizin geleceği, kentte yaşayanları ve çevreyi hiçe sayan “çılgın projeler”e, rant üretmeye dayalı politikalara emanet edemeyiz. Kentte yaşayanların kent hakkında verilen kararların oluşturulması sürecine ve kentin imkânlarına eşit vatandaşlar olarak katılımını sağlayan, uzmanların görüşlerinin ve kamusal çıkarların merkeze alındığı bir anlayışın kent idaresine hâkim olması gerekiyor. Kentsel müdahalelerin ancak bu kapsamda gerçekleşmesi gerekiyor ki, kentlerimizde huzur, adalet, barış ve kent kültürü hâkim olsun…  

Yrd. Doç. Dr. HAKAN YÜCEL

 

-

 

Nişantaşı Yağmalanıyor

Bireylerin anayasal haklarını çiğneyerek, mülkiyet haklarına tecavüz ederek, kentin bir bölgesini kültürüyle, komşuluklarıyla, anılarıyla yok etmek kentsel dönüşüm yasasının hedefi ve amacı değildir.

1999 büyük depreminden sonra deprem riski taşıyan kent ve yörelerdeki yapıların güçlendirilerek vatandaşın mal ve can güvenliğinin korunması amacıyla çeşitli yasal ve idari düzenlemelere gidildi. Öncelikle deprem bölgeleri yeni verilere göre değiştirildi. Aynı şekilde deprem yönetmeliği de yeniden düzenlendi...
Okul, hastane, köprü gibi hayati kamu yapılarının güçlendirilmesine gidildi. Güçlendirilmeleri diyorum, yık, yeniden yap ve bundan haksız kazanç elde et demiyorum. Nitekim birçok kamu yapısı bu anlayışla daha güvenlikli hale getirildi. Ancak belli bir süre sonra bazı açıkgözler bu imkânı tamamen başka bir yöne döndürdüler.
Amaç, doğrudan doğruya rant oluşturmak ve çıkarları doğrultusunda kullanmaktır. Kentin en çok değer kazanan yörelerinde ticari yönden en çok rant getirecek binaları yasanın amacı saptırılarak “güçlendirme değil” tamamen yıkıp, yeniden yapmaktı. Bu arada da imar planlarında yapılacak bazı olumlu değişiklikler veya dostlar vasıtasıyla elde edilecek ilave haklarla (örneğin bina yüksekliğinin 3 m artırılması gibi) büyük ticari avantajlar kazanılacaktır.
Bu tezgâh şöyle işlemektedir. Öncelikle eski İstanbul’un en popüler semtleri, bu semtlerin en değerli cadde ve sokakları hedef olarak seçilmektedir. Özellikle alt katlarında mağaza olmaya elverişli olanlar önceliklidir. Çünkü bilinmektedir ki örneğin Nişantaşı’nda bir mağaza 20 milyon dolara satılabilmektedir. Daha sonra hedef seçilen bir dairesi cazip fiyatlar verilerek satın alınmaktadır. Böylece soygun başlamakta “ve kentsel dönüşüm yasası” buna alet edilmektedir. Amaç riskli yapıları güçlendirmek değil, değerli bir arsa stoku yaratmaktır.
Halbuki bireylerin anayasal haklarını çiğneyerek, mülkiyet haklarına tecavüz ederek, kentin bir bölgesini kültürüyle, komşuluklarıyla, anılarıyla yok etmek kentsel dönüşüm yasasının hedefi ve amacı değildir. Ancak kişisel çıkarlar yasayı ezmekte, çiğnemekte ve amaçlarına uydurmaktadır.
Hiçbir bilimsel önemi olmayan matbu bir rapor birkaç gün içinde düzenlenmekte, binanın statik ve mimari projeleri arşivlerden yok olmakta, bulunamamaktadır. Böylece değerlendirmelerde keyfilik artmaktadır. Binanızdan (size yarısı verilmeyen) birkaç numunenin de alınmasıyla oyun tamamlanmaktadır. Ulu bir amaca hizmet ediyor havası ile işlemler yıldırım hızıyla tamamlanmaktadır. Bundan sonra infaz başlayacaktır. Bu mahallede doğup büyümüş insanlar kapı dışına atılabilirler. Onların anıları o dev kazı makinelerinin altında ezilip gidecektir. İşin acı veren yanı, amaçlanan, binanın depreme dayanıklılığı değil, elde edilecek dükkân ve dairelerin kaç milyon dolar edeceğidir. Gerçek kat malikleri ise kendilerine verilecekle yetineceklerdir.
Halbuki kentsel değişim yasasının amaçladığı bu değildir. Şöyle ki;
1- Yasada riskli yapıların yıkılıp, yenilerinin yapılması amaçlanmamıştır. Bu çok büyük bir kaynak israfıdır, unutulmaması gereken binayı güçlendirmektir.
2- Binaların deprem riskini ölçtürmek ve güçlendirme projelerini hazırlatmak gelişigüzel firmalara değil, üniversitelere yaptırılmalıdır.
3- Vatandaşın mülkiyet haklarına uyulmalıdır.
4- İdarenin her türlü tasarrufu kamu denetimine tabidir. Bu anayasal hakka saygı gösterilmelidir.
5- Kentsel yenilenme alanı ilan edilmeyen ve risk taşımayan bölgelerde genellemelere gidilmemelidir. Basmakalıp raporlar ve bilgisayar çıktılarına dayanarak (mass production) sonuçlara varılmamalıdır.
6- Ciddi araştırmalara dayanmayan bulguları dikkate alarak genellemelere ve uygulamalara gidilmemelidir. (Betonarmenin ömrü 50 yıldır gibi.)
Ana hatlarını anlatmaya çalıştığım bu oyun nasıl önlenir? TBMM’ye sunulan yeni torba yasada bu soruna da yer vermek ve bazı önleyici tedbirler almak mümkündür. Özellikle riskli binaların güçlendirmelerinin esas olduğu vurgulanmalıdır.
Aksi takdirde bu düzen ne zaman biter, Nişantaşı’nda hiçbir bina, hiçbir Nişantaşılı kalmayana kadar.  

Tuğrul ERKIN Eski İBB Genel Sekreteri

Yazarın Son Yazıları

Mektup (Kafka’ya) - Buğra Gökce

10 aydır mektup yazmak, yanıtlamak ve hatta mektup beklemek en önemli direnç ve yaşama bağlanma biçimi oldu adeta benim için.

Devamını Oku
17.01.2026
Karne kimin aynası? - HAMZA KİYE

2025-2026 eğitim öğretim yılında birinci dönem bitti, karneler dağıtılıyor.

Devamını Oku
16.01.2026
Bir çınar daha sonsuzluğa göçtü - MUSTAFA GAZALCI

Doğa yasası gereği, yüreklerimizi yaksa bile Köy Enstitülü çınarlar bir bir ayrılıyor aramızdan.

Devamını Oku
16.01.2026
Devrim Kanunları’ndan yeni müfredata

Bir eğitim-öğretim yılının daha birinci yarıyılı sona ererken Türkiye’de eğitim sistemi pedagojik ve toplumsal açıdan ciddi tartışmaların odağında yer almaya devam etmektedir.

Devamını Oku
15.01.2026
Nâzım Hikmet 124 yaşında

Cumhuriyet gazetesinin 30 Mart 1950 tarihli birinci sayfasında, “Bursa Cezaevi’nde Mahkûmlarla Konuşma” başlıklı röportaj yayımlandı.

Devamını Oku
15.01.2026
Öfke ekonomisi - Mehmet Utku Şentürk

Oxford Sözlüğü’nün 2025 yılı için seçtiği kelime “rage bait” yani “öfke tuzağı” idi.

Devamını Oku
14.01.2026
Bütün ülkelerin hukukçuları birleşin! - Ziya Yergök

Dünyanın ve ülkemizin içinden geçtiği süreç adeta hukuksuzluklar sürecine döndü.

Devamını Oku
14.01.2026
Eşsiz bir yurtsever: Rauf Denktaş - Doç. Dr. İhsan Tayhani

Henüz 18-19 yaşlarında bir genç olarak Kıbrıs Türkünün özgürlük savaşımına omuz vermeye başlayan ve 88 yıllık yaşamının büyük bölümünü söz konusu savaşıma adayan Rauf Raif Denktaş, salt özverili bir dava adamı değil, omuzladığı savaşımı, bir devlet kurarak taçlandırmış olan çok yönlü bir liderdir.

Devamını Oku
13.01.2026
Roma yanılgısı ve İran - Prof. Dr. Cengiz Kuday

Mesleğim gereği Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenlenen birçok bilimsel toplantıya katıldım.

Devamını Oku
13.01.2026
Emperyalizm, Venezuela ve demokrasi - Doğan Ergenç

3 Ocak 2026 günü ABD, Venezuela’ya saldırdı ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşini kaçırıp New York’a getirdi.

Devamını Oku
12.01.2026
MESEM ve çocuk işçiliği - Özgür Hüseyin Akış

Sanayi Devrimi’yle birlikte çocuk emeği üretim sürecinde ciddi bir biçimde yer almıştır.

Devamını Oku
12.01.2026
Gündelik distopya ve umudumuz - Olcay Bağır

Distopyaların ilki olmasa da en meşhuru Aldous Huxley’in 1932’de basılan Cesur Yeni Dünya romanıdır.

Devamını Oku
10.01.2026
‘Bir bilen’ - Kadir Serkan Selçuk

Türkiye’de seçmen tercihleri, genel olarak sorgulayarak, araştırarak değil geleneksel-ailevi bağların, yakın çevrenin veya bir lidere duyulan hayranlığın etkisiyle yapılır.

Devamını Oku
10.01.2026
Bir haydut devletin resmi: ABD - Doğu Silahçoğlu

Dünya egemenliğine soyunan ABD; uluslararası hukuka aykırı bir anlayışla ve geçmişteki sabıkasına uygun olarak yeni yılın ilk sabahında Venezuela’da haydutluğa soyundu.

Devamını Oku
09.01.2026
Bitmeyen meşruiyet arayışı - Hande Orhon Özdağ

Erdoğan’ın ABD seyahati sırasında, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Trump’ın Erdoğan’a “ihtiyacı olanı” verdiğini söylemişti...

Devamını Oku
09.01.2026
Sermaye imparatorluğu - Kaan Eroğuz

Tüm dünya yeni yılı Amerikan emperyalizminin Venezüella’ya saldırısı ve devlet başkanı Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores’in bir savaş suçlusu gibi ABD’ye kaçırılması olayıyla karşıladı

Devamını Oku
08.01.2026
Yargı kısıntısı - Suna Türkoğlu

Anayasa Mahkemesi, 16.7.2010 tarihli E:2010/29 K:2010/90 sayılı kararında hukuk devletini “insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, anayasanın ve yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri bulunduğu bilincinde olan devlet” olarak tanımlamıştır.

Devamını Oku
08.01.2026
Türkiye 2026'dan ne bekliyor? - Necdet Adabağ

Ünlü İtalyan şair-yazarı Giacomo Leopardi “Takvim Satıcısı” adlı denemesinde bir yılbaşı öncesinde takvim satıcısına, gelecek yılın nasıl olacağını sorar, sorunun yanıtını beklemeden gelecek yılın yaşadıkları yıldan farklı olmayacağını; acı ve ıstırapların süreceğini, iç ağrılarının dinmeyeceğini söyler.

Devamını Oku
07.01.2026
Venezüella’da ABD darbesi - Hikmet Sami Türk

3 Ocak 2025 sabaha doğru Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores, ABD Başkanı Donald Trump’ın emriyle ABD ordusunun özel görev birimi Delta Force timleri tarafından yataklarından alınarak kaçırıldı; ABD’ye yönelik uyuşturucu kaçakçılığı ve terörizm iddialarıyla yargılanmak üzere New York’a götürüldü.

Devamını Oku
07.01.2026
Liyakat, adalet, açılım: Türkiye masada... - Gani Aşık

“Vatanımız cennet, sofralarımız bereket ve idaremiz merhamet” sloganı ile iktidar olan intikamcı siyasal İslam; foyasının çıkması, yurttaşın bıkması ve devletin kokuşması ile 23 yıllık fetret döneminin sonuna gelmiş görünüyor.

Devamını Oku
07.01.2026
Harita üzerinde mütalaa etmek - Nejat Eslen

Mustafa Kemal Atatürk, “Ben siyasi meseleleri de askeri vaziyetlerde olduğu gibi harita üzerinde mütalaa ederim” demiştir.

Devamını Oku
06.01.2026
Vicdanı altınla değil, hakikatle tartmak - Abdullah Dörtlemez

Atinalı Timon, Shakespeare’in kaleminde cömertliğiyle tanınan, dostlarına servetini açan ama karşılığında nankörlük ve ihanet gören bir karakterdir.

Devamını Oku
06.01.2026
Ayrıştırma mı, bütünlük mü? - Necdet Ersoy

Ülkemizde her düzeyde devlet görevlisi, siyasetçiler ve kanaat önderleri, söylemlerinde toplumun bir bütün olduğunu ifade etmek için yurdumuzdaki bütün etnik grupların isimlerini sayıp sonra da “Biz hepimiz kardeşiz” gibi birlik ifade eden bir söylemi kullanmaktadırlar.

Devamını Oku
04.01.2026
Sahipsiz hayvanlar ve ‘tek sağlık’ - Ülgen Zeki Ok

İnsan sağlığını korumakla birlikte hayvan ve çevre sağlığının da korunması gerektiğine temellenen “tek sağlık” anlayışı, farklı alanlarda, farklı düşünebilen beyinlerin uyum içinde çalışmalarının yarattığı sinerji ile hızla yayılıyor.

Devamını Oku
03.01.2026
Toplumsal çürüme ve mücadele - Coşkun Özdemir

Kaygılar içinde yaşadığımız koca bir yıl geçti.

Devamını Oku
03.01.2026
2026'da Türk ordusu - Cumhur Utku

Filmi geri saralım.

Devamını Oku
02.01.2026
Her şey bizim elimizde - Yüksel Işık

Doğanın yasası bu, bir yılı daha tarihteki yerine yolcu ediyoruz.

Devamını Oku
02.01.2026
Mustafa Necati'yi düşünürken - Mustafa Gazalcı

Her yılbaşı geldiğinde gencecik yaşında talihsiz bir biçimde yitirdiğimiz Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’yi düşünürüm.

Devamını Oku
01.01.2026
Liyakat kurumu - Ülkü Sarıtaş

Türk Dil Kurumu sözlüğündeki tanıma göre, kökeni Arapça olan liyakat kelimesinin anlamı; bir kimsenin, kendisine iş verilmeye yeterlilik, uygunluk ve yaraşırlık durumunda olmasıdır.

Devamını Oku
01.01.2026
Cumhuriyetin kurucu felsefesine dönüş - Basri Gürsoy

Türkiye bugün yalnızca bir iktidar değişimi tartışması yaşamamaktadır.

Devamını Oku
31.12.2025
Umut korkuyu yensin - Abdullah Yüksel

2025’in omuzlarımızda bıraktığı ağırlıkla giriyoruz yeni yıla.

Devamını Oku
31.12.2025
İyilik biriktirenlerin yolu - Serpil Güleçyüz

Yeni bir yıla, bin bir umutla merhaba derken tartışmaların dayatmaların gölgesinde, bizi biz yapan değerlerimizden ne kadar uzaklaştığımızı fark ediyoruz.

Devamını Oku
31.12.2025
Askeri hastanelerin yeniden açılması - Dr. Süleyman Kalman

Sıkça gündeme gelen askeri hastanelerin yeniden açılması yönündeki tartışmalar, yalnızca yönetsel bir düzenleme sorunu değil, görünüşte ani ama belki de “bile bile” yapılmış bir yanlıştan dönmenin ve silinmeye yeltenilmiş Cumhuriyetin sağlık belleği ile kurulan ilişkinin de bir göstergesidir.

Devamını Oku
30.12.2025
Barış üzerine bir deneme - Av. Ekrem Demiröz

Savaş kabadır, çirkindir ve acımasızdır.

Devamını Oku
30.12.2025
Yeni bir toplumsal yalnızlık - Dr. Alper Demir

Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasal gerilimler, derinleşen kutuplaşma ve kamusal alanın giderek daralması, artık yalnızca güncel siyasetin değil, toplumsal yapının kendisinin sorgulanmasını zorunlu kılıyor.

Devamını Oku
29.12.2025
Yıl biterken... - Erol Ertuğrul

23 yıldır Türkiye hak etmediği acıları yaşıyor.

Devamını Oku
28.12.2025
Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi: Kızılca Gün - Hüner Tuncer

Birinci Dünya Savaşı sonucunda Osmanlı topraklarını Avrupa devletleri arasında paylaştıran Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında, Mustafa Kemal’in öncelikli düşüncesi, “ulusal birlik” düşüncesiydi.

Devamını Oku
27.12.2025
Su kıtlığına doğru... - İsmail Özcan

Herkesin bildiği üzere yaşadığımız dünyanın insanlar ve tüm canlılar için olmazsa olmaz iki büyük nimetinden biri hava, diğeri sudur.

Devamını Oku
27.12.2025
Devlet geleneği, demokrasi ve vicdan - Halil Sarıgöz

Dün İsmet İnönü’yü aramızdan ayrılışının 52’nci yılında andık..

Devamını Oku
26.12.2025
‘Asgari’ sömürü - Aydın Öncel

Aralık ayının son günlerinde yaşanan “asgari ücret” tartışmalarında gelenek bu yıl da bozulmadı!

Devamını Oku
25.12.2025