Dün Adana’da Tüyap kitap fuarında Cumhuriyet Yayınları’nın düzenlediği bir söyleşi ile Ahmet Erhan’ı andık. Şairin dostları Özcan Karabulut ve Ferruh Tunç’un konuşmacı olduğu etkinlik, “Alacakaranlıktaki Ülkede Bir Şair” başlığını taşıyordu. Ne yazık ki Ahmet Erhan’ın ilk şiir kitabı olan “Alacakaranlıktaki Ülke” deyişi günümüze ait bir imgeyi de andırıyor! Kahrolası karanlıktan çıkamadık bir türlü. “Bugün de ölmedim anne” dizesi yalnızca 80 kuşağının değil, bizlerin de sesine dönüştü. Faili belli “meçhul” öldürümlerle nice aydını, kahkahalarıyla gökyüzünü delen genç kızları, barışı ve umudu yüreklerine yazan delikanlıları yeraltındaki ülkeye gönderdik. Anaların gözyaşlarıyla kalakaldık öylece. Anlayacağınız çok sevmenin yanında çok da ölmeye devam ettik!
***
Ahmet Erhan yalnızca çocukluk kahramanım değildi, aynı zamanda babamın yakın dostuydu. 80’li yılların başından itibaren süren ilişkileri onları yoldaşlık, kardeşlik, ağabeylik, babalık, evlatlık gibi kavramların yer değiştirdiği bambaşka bir noktaya taşımış, ayrılmaz ikili olmuşlardı. Ben de onların gideceği mekânları ezbere bilirdim. Sonunda da elimle koymuş gibi bulurdum. Mülkiyeliler’den Piknik’e, Kardelen’den Nostalji Bar’a uzanan çizgide onca acıya karşı bir direniş gibi kahkahaları çınlatırdı her yeri. Daha çok Express Birahanesi, Ankara’da 80 kuşağı şairlerinin buluşma yeriydi. Mermer masaların arasından esmer “Ramazioni” sakız beyazı, jilet gibi ütülenmiş gömleğiyle görünürdü. “Sana İtalya’da birahane açacağım” diye seslenilirdi, “takma adı Ramazan”a. Öyle ya, İtalya’da birahane açmanın hayali bile güzeldi. Bir anda at yarışı oynayanların gürültüsü yükselir, “Kahpe felek, bir gün bize de güler mi?” diye hüzünlenilirdi. Şu ikramiye bir çıksaydı! Öyle büyük hayallere yer yoktu mütevazı gönülde. Yannis Ritsos’la Atina sokaklarında dolaşılacak, Kazancakis’in El Greko’suna ağlanacak, Attila Jozsef’in mezarına gül bırakılacak! Ahmet Erhan’ın yazmış olduğu “Büyük Ekspress Kuşağı” o dönemin simgesiydi: “Sula beni Ramazionitakma adı Ramazan/ Donat şu sofrayı bakalım cebim ne diyecek?/ Bir kadın bakar sanki atlasların bütün kıyılarından/ Oysa içimi çeksem duyup da ağlayacak?”
***
Ahmet Erhan’ın yakın dostlarından biri Adana Lisesi’nden arkadaşı Özcan Karabulut’tu. Nitekim o konuşmasına bir ilk gençlik fotoğrafını seyirciye sunarak başladı. Onca şairin arasında bir çirkin ördek yavrusu gibi öykücü olarak kalmasının ona açtığı yoldan da söz etti. Bu bir anlamda disiplinlerarası ilişkinin soylu bir aradalığıydı. Nitekim Ahmet Erhan “Köpek Yılları” adını verdiği öykü kitabıyla bu yoldaşlığa selam çaktı. O kitabın yazılışında Özcan’ın muazzam etkisine birebir tanığım.
Ferruh Tunç ise Alacakaranlık Ülke’yi merceğe aldığı özel çalışmasını sundu, henüz 21 yaşındaki şairin genç yaşına rağmen ölümle kurduğu ilişkiyi, trajik olanı yakalama becerisini şiir estetiği üzerinden değerlendiren bir konuşma yaptı.
Bense Ahmet Erhan’ın, yalnızca trajik olanı yorumlayan bir şair değil, şiirlerindeki trajik hata yapan kahramanın ta kendisi olduğunu imledim. İşte bu nedenle Tomris Uyar’ın bir öyküsünde söylediği gibi “Ölmeyecek kadar yaralıydı” hep.
***
Şimdilerde aynı dizeleri okuyup duruyorum: “Türkiye ayağa kalk/ Yurdumsun/ Atılmaz ve satılmazımsın/ bağımsızlığımsın!/ Türkiye! Ayağa kalk! Yurdumsun/ Bir sanık/ Gibi buruk/ ancak/ üç yanı/ gürül gürül/ denizimsin!” Ama Türkiye ayağa kalkmadı. Nice acılar denizinden geçtik. Sırat köprüsü gibi haksızlıklar, hukuksuzluklardan, hedef gösterilmelerden, sıradanlaşan linç defterinden... Türkiye ayağa kalkmadı! Biz de seslendik: Türkiye ayağa kalk dedik. Olmadı! Aynı hicranla. Ve Ahmet Erhan dizelerine sığınarak.
***
Böylece yıllar sonra Ahmet Erhan’ı doğduğu ve büyüdüğü coğrafyada, Adana’da andık. Sadece onu değil! Gidenleri... Adnan Satıcı’yı, Adnan Azar’ı ve Salih Bolat’ı... Bugün ise yine Adana Tüyap’ta sevgili Okan Toygar’la yakın zamanda çıkan “Hayatımız Güzeldir-Ataol Behramoğlu’nun siyasi kimliği” kitabı ekseninde Ataol Behramoğlu’nun düşünsel kimliği başlıklı söyleşimiz saat 12.00’de. Okurlarımızı beklerim.