Siyasete ve seçime ‘güven’

26 Şubat 2018 Pazartesi

Seçim düzenlemeleri, erken başlayan anket yarışları, gündem istismarı siyasete ilişkin güven krizini derinleştiriyor. Bütün dünyada tartışılan demokrasiye inanç meselesi, Türkiye’de asgari “hukuk güvencesi” sınırını bile zorlayan bir umutsuzluğa dönüşüyor. Bu iklimi tartışmak için birkaç soru ve bir dizi cevap:

Seçim yasası değişiklikleri, sonucu önceden kabul ettirmek için mi?

- AKP - MHP ittifakıyla birlikte, seçim güvenliğini iktidarın “sandık kontrolüne” çeviren düzenlemeler, “seçim ne işe yarar” tartışmalarını yeniden canlandırdı. Hem daha önce yaşananları, hem yapılan hazırlıkları görünce, iyimser düşünmek imkânsız ve “adil bir seçimin yapılamayacağı” hakkında söylenenler de son derece haklı. Daha dengeli, daha örtülü yapılabilecek şeylerin bile, “niyet okumaya” gerek kalmadan açık saçık, kaba saba, göstere göstere yapılması da, belki bu hissiyatı daha da pekiştirmek için.

- Sonucu garantilemek için gösterilen bunca çaba, sadece “rakipleri” yıldırmak, vazgeçirmek için olamaz. Şartları itibarıyla adaletsiz olacağı aşikâr bir seçimin kurallarını da “haksız bir avantaj” için değiştirmeye çalışmak, aynı zamanda giderek büyüyen kaybetme endişesinin de ürünü olmalı. Gücün kaynağı olarak seçime ve kazanmaya olan bağımlılık, kaybetme korkusunu süreklileştiriyor. Ancak Türkiye siyaset tarihinde, “avantaj” sağlayacağı düşünülen düzenlemelerin hazırlayanlara sürprizler getirdiği örnekler (1950 CHP, 1983 MDP) hiç de az değil.

Adaletsiz olacağı anlaşılan seçim bir imkân olmaktan çıkar mı?

- Demokrasi, çoğulculuk, adaletli temsil gibi dertleri olmayan ama güç temerküzü için seçime bağımlı sistemler, “rekabetçi otoriterizm” olarak tanımlanıyor. Bu rejimlerde bir tiyatroya dönüştürülen seçime ortak olmanın veya çok önem atfetmenin yararsız, hatta duruma meşruiyet kazandırdığı için zararlı olduğu şeklinde görüşler var. Ancak bu tezin, genellikle çok kurumsallaşmış ve süreklilik kazanmış rejimler için daha geçerli olduğunu ama onlarda bile aksi gelişmeler yaşanabildiğini eklemek gerek.

- Demokrasi, çoğulculuk gibi bir iddianın, en azından umudunun devam ettirilmesinin alınacak sonuçtan daha önemli olduğu durumlarda, seçim dahil her türlü siyasi hareketlenme bir imkân olarak kullanılabilir. Adaletsiz bir seçim haksızlığın görünür hale getirilmesi, otoriter müdahaleler baskının deşifre edilmesi için zemin yaratabilir, itirazın örgütlenmesine yarayabilir. Bir iktidarı hile veya baskıdan başka yolla istediği sonucu alamayacak hale getirmek, “Pirus zaferi”ne mecbur bırakmak azımsanacak bir şey değildir.

Siyasi gündemin etkisi ve erken başlayan anket savaşları ne söylüyor?

- Abdülkadir Selvi’nin köşesinde yazdığı kaynağı belirsiz ankete göre Afrin’in iktidara oy kazandırdığı bilgisi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adını bile tam söyleyemeyecek yaştaki çocuklara meydanlardan şehitlik vaat etmesi ve bunun dehşet yaratmak yerine alkış alması gibi gelişmeler, gündemin siyaset üzerindeki etkisi konusunda da “umutlu” olmayı engelliyor. Gündemi politik “kazanca” dönüştüren - istendiği ölçüde olmasa da dönüştürmeye çalışan - bu zemine yapılan katkı sorgulanmadan, sadece sonuçtan şikâyet ediliyor.

- İktidar cephesinde, önemli risklere karşın istendiği ölçüde büyük fayda sağlanamayan gündem istismarı büyürken, muhalefet cephesinde “donma” ve “karamsarlık” genişliyor. Bu karamsarlık da, abartılı anketler ve iddialı “öngörülerle” karşılanmaya çalışılıyor. Dikkatler, yaşanmakta olandan koparak, “önümüzdeki maçlara” yöneliyor. Çok önemli kayıplara karşılık Afrin’in Esad’a tesliminin “zafer” olarak sunulması ihtimali, iktidarı değil de, buna karşı lafını hazırlayamamış muhalefeti endişelendiriyor.

Siyasete ve siyasi gündeme dönük ‘güven krizi’ nasıl yayılıyor?

- İktidar, muhalefet ve genel olarak seçmen açısından bakıldığında, siyaset alanında hemen bütün aktörler hamlelerini güvensizlik üzerine kuruyor. İktidar demokrasiye, yaslandığı milli iradeye ve müttefiklerine güvenmiyor. Muhalefet, en başta kendine, seçmenin sağduyusuna ve iktidarın kuracağı tuzaklara güvenmiyor. Seçmen, “artık yeter” dese iktidarın, “bir şans verse” muhalefetin yapabileceklerine ve “asıl meselenin” başka olduğunu söyleyen sezgisine güvenmiyor. Güvensizlik iklimi, siyasi hamleleri veya hareketsizliği besliyor.

- Siyasetteki bütün aktörlerin kendileri ve muhataplarıyla ilgili olarak güven sorunu yaşamasının çok haklı sebepleri var. Güvenemedikleri, endişe ettikleri her şey birbirine bağlı ve son derece doğru. Bu döngüyü kırmak için hamle etmeye aday kimse de ortalıkta görünmüyor. Bu tabloda, “güvensizliğini” en az gösterebilen, abartılı bir özgüven gösterisiyle durumu perdeleyebilen, en az “açık veren” daha kârlı çıkıyor. Karşısındakinin “güven” hissiyle kolay oynayabilen büyük avantaj sağlıyor.

Siyasette güven sorununun anahtarı demokrasi mi, hukuk mu?

- Bu sorunun cevabı elbette her ikisi de. Ama işlevleri açısından cevap aradıkları sorular farklı olduğu için etkileri de farklı. Demokrasi asıl olarak “kim” sorusuna cevap arıyor: Kim yönetecek, kim karar verecek? Hukuk ise, “nasıl” sorusuna cevap veriyor: Nasıl yönetilecek, nasıl karar verilecek? Demokrasinin çare üretme yeteneği sadece Türkiye’de değil dünyada da canlı bir tartışma konusu. Hukukun üstünlüğü meselesi de, “beşiğinde” bile yaralar almaya devam ediyor.

- Boğaziçi’nden Prof. Hakan Yılmaz’ın medyascopetv’de dile getirdiği çok önemli bir nokta var: “Neoliberalizm ile birlikte demokrasinin eşitlik duygusunu kaybetmesi.” Demokrasinin cevap ve çare üretme yeteneğini körelten bu süreç, küreselleşmeye cevaben gelişen milliyetçi sağ popülizmin kutuplaştırıcı dinamiğiyle birleşerek eşitlik ve çoğulculuk fikrini iyice eziyor. “Hakikat sonrası” (post-truth) dönemin iklimi de, hukuk alanını tahrip ederek ilerliyor. Siyaseti yeniden özgürlük, eşitlik ve demokrasinin mücadele alanı haline getirecek; taktik çıkarlar yerine etik ve tutarlı “kurallar” zeminini savunacak bir dil-eylem pratiği yeni bir “güven” alanı yaratabilir.