Deprem, sel, tsunami, yanardağ, çığ, kasırga gibi doğal felaketler, salgınlar, yangınlar, kıtlıklarla boğuşmak ve bunları alt etmek zorunda kalan insanlık, kendi yarattığı kölelik, savaş, işgal, sömürü, egemenlik belalarını bir türlü yok edemedi yeryüzünden.
Oysa “Ölmüş tüm kuşakların geleneği yaşayanların beynine büyük bir ağırlıkla yerleşmiştir” demişti Marx ve insanla ilgili her şey insanın sorumluluğundaydı.
İnsanlık, kendisine kötülük getiren, önlenebilecek bu belalara “dur” diyemedi.
Belaların kaynağını, kendi yarattığı bataklığı kurutamadı.
BELALARIN KAYNAĞI
Bu belaların kaynağı, “Ben güçlüyüm” diyenlerin diğer insanlar için adaletin, eşitliğin, özgürlüğün olmadığı bir yaşamda sömürüyü, zorbalığı egemen kılma isteğidir.
Barbarlıkla ve köleleştirmeyle başlayan, özellikle ortaçağ imparatorluklarının doymak bilmez bir hırsla dünyanın tamamına egemen olma amaçlarıyla büyüyen bu bela; dinler adına işlenen cinayetlerle de beslenerek yüzyıllarca dünyayı kana boğdu.
Sömürgecilikle kıtaları yağmalayarak paylaşan kapitalizm ve onun tepe noktası emperyalizmin dünyaya düzen verme arayışının getirdiği Dünya Savaşı ile 20. yüzyıla geldi insanlık.
Yeni düzen arayışıyla Hitler ve yandaşları İkinci Dünya Savaşı’yla uygarlık birikimine saldırdı ve milyonlarca insanı yok etti.
Sonra “topraklarında güneş batmayan ülke” olarak tanımlanan öncülünden emperyalizmin bayrağını alan ABD’nin insanlığa saldırısı başladı.
“Rus genişlemesine son verme zamanı gelmiştir”e odaklanan Truman Doktrini, Soğuk Savaş politikalarıyla kan ağlattı dünyaya.
Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra emperyalizm allayıp pulladığı küreselleşme politikalarıyla enerji, maden kaynaklarına el koyarak sömürü alanlarının pekiştirilmesi için savaşlar zinciriyle saldırdı insanlığa: Yeni Dünya Düzeni.
“Ya özgür bir ulus olarak yaşayalım ya ölelim” diyen ve başkanlığı döneminde ABD’de köleliği kaldıran Lincoln’ün düşlediği ülkenin “haydut devlet”e dönüşerek kurulmaya çalışılan yeni düzenin adı, emperyalizmin korku, dehşet, yalan imparatorluğudur.
BELALARA KARŞI İNSAN SESLERİ
Çanların insanlık için çaldığını duyumsayan, insanın, kendisine ve özgürlüğüne karşı olan her şeye direnmesinin en temel hakkı, görevi, sorumluluğu, yaşam nedeni olduğunu düşünen, insanlığın ve özgürlüğün düşmanı olan bu belaya karşı insanın elini tutan, insana dokunan, yol gösteren, “Aklınla bütünleş” diyen ve zaman zaman çığlığa dönüşen bu insan sesleri insanlıkta karşılığını bulamadı:
Cervantes, Montaigne, More, Shakespeare, Goethe, Hugo, Çehov, Gogol, Tolstoy, Steinbeck, Hemingway, Kafka, Zweig, Rolland, Brecht, Marquez, Eco, Saramago, Galeano...
“İnsan ve onun geleceğine dair kalbimizi sıkıştıran endişeye rağmen, korku ve umutsuzluk doğmamalı” dedi Aytmatov.
GÜNÜMÜZ BELASININ ADINI KOYMAK
İnsanlığın korkuyu aşarak karşısına cesaretle dikilmek zorunda olduğu belanın panzehri yurtseverlik bilincidir.
Mustafa Kemal, Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı, bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyeti milliyece mücadeleyi öngören bir mesleği takip eden insanlarız” diyerek başlatmıştı.
“Yurtta barış, dünyada barış” bilgeliğiyle insanlığa görevini anımsatan Atatürk’ün insanı yabancılaştıran, utandıran, insanın onurunu kıran bu belaya karşı, “Dünya insanları kapitalizmin açgözlülüğü ve hırsından arınmış olarak yetiştirilmelidir” önermesi yol gösterici olmalıdır.
“Kahrolsun Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileri” sloganının 68 kuşağının dilinden düşmemesi, “Yankee go home”u, 78 kuşağının “Venseremos”u boşuna değildi.
Nâzım Hikmet, “Bedreddin hareketi aynı zamanda benim milli gururumdur” demişti ve belanın Bolivar’ın ülkesinde yaşattığı gösterdi ki sürüyor hasretimiz:
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ ve bir orman gibi kardeşçesine/ bu hasret bizim.”