Helikopterler ve müzik

20 Mayıs 2020 Çarşamba

Geçen haftaki yazımda Cage’in “4’33”-sessizliğin sesi” bestesini anlatmıştım. Bu kez de Alman besteci Stockhausen’ın gökyüzündeki dört helikopterin içine tek tek yerleştirilmiş dört çalgıyla seslendirilen kuvartetine değineceğim. Bestecinin kimi çalışması “spiritüel müzik” olarak değerlendiriliyor. Bunlar kutsal metinler üstüne bestelenmiş yapıtlar olduğu kadar, “Stimmung” gibi kendine has bir dil kullanan eşliksiz koronun doğu felsefesini yansıtması veya kozmik müziğe kadar uzanan denemeleri içeriyor. 

Karlheinz Stockhausen’ın (1928-2007) “Helikopter Kuvartet”ini 19 Haziran 2007’de, Braunschweig Festivali’nde izleyen dinleyiciler bambaşka bir atmosfer yaşamışlardı: Yapıt, klasik bir yaylı çalgılar dörtlüsü için yazılmıştı. Her bir sanatçı 700 metre yükseklikte uçan dört ayrı helikopter içinde yer almış, müzikteki birleşim, helikopterlerdeki bir görsel metronom sayesinde sağlanmıştı. Helikopterin sesi ise müzikal malzeme olarak yaylı çalgıların arasına karışıyordu. İzleyiciler helikopter hangarının içinde oturuyor, dört ayrı, dev ekrandan her birini ayrı ayrı izleyip, birleşen sesleri dinliyorlardı. Eserin içindeki tremolalar (korku duygusu yansıtırcasına sürekli yinelemeler), kulak tırmalayıcı glissandolar (kaydırmalar) mekanik bir hava veriyordu. Bir de bunların yanı sıra dipte kalan helikopterin kendi gürültüsü de yapıtı makine çağına getiriyordu. 

Dünya savaşları bittikten sonra, 1950 başlarında besteciler özgür deneyler yapmaya başlamışlardı. Savaşlar arasında kalan yıllar, güdümlü müzik yapma, geniş kitleyi coşturma olgusuna bir başkaldırı dönemiydi. “Post-Webern” kuşağı, sesin matematiksel özelliklerini araştırdı, elektronik gereçlerle müziği birleştirdi; raslamsallık, grafik notalama, derken yalnız uzman müzikçilerin besteleyip uzman dinleyiciye seslenen besteler ortaya çıktı. İşte Stockhausen da bu kuşağın bir üyesiydi. Ancak bunca yeni deney arasında bir şey de farkedildi: Besteci geniş kitle dinleyicisinden iyice kopmuştu. Böylece uzak coğrafyalara ve tarihin derinkliklerine uzanarak kendine yeni esin kaynakları buldu. “Doğu” baştan keşfedildi. Doğu’nun çalgıları, pentatonik yapısı, gizemli felsefesi, Batı’nın teknik gereçleriyle birleşti. 

Bir müzik dostumuzu yitirdik

Bestecinin notaya döktüğünü yorumcu seslendirir, dinleyici algılar. Bu sürecin bir de sponsor ayağı vardır. Sanatçıya ve sanat kurumuna destek olan sponsor! Ortaçağda kilise; Rönesans ve Barok çağda mesenler (İtalya’da Medici ailesi), klasik çağda saray, 19.yüzyılda kontlar ve prensler gibi destekler ve 20.yüzyılda devlet kuruluşları kadar varlıklı kişilerin bireysel destekleri ile müzik sanatı da dinleyicisine ulaşır. Gençlik ve Spor bayramının kutlandığı bugünlerde genç müzikçilerin bu bağlamdaki bir koruyucusunu, Osman Yücesan’ı yitirdik. O, müzik dünyamızın bir gizli kahramanıydı. Pek çok genç sanatçımızın hayatına dokunmuştu: Kimine çalgı almış, kiminin okul taksitini ödemiş, kimine yol parası vermiş, kimine de tarihi değerde bir çalgının kullanım hakkını sağlamıştı. Bence en önemlisi destek olduğu gençlerin gidişatını yakından izlemesiydi. Eğer çalgı armağan ettiği sanatçı kendini geliştiremiyor, yurtdışında adını duyuramıyorsa onun çalgısını elinden alıp, daha hevesli bir gence devredebilirdi. Başarılarının geliştiğini görünce, onların yurt dışındaki konserlerine dahi giderdi. Müzik merkezlerini, ünlü festivalleri takip eder, burs verdiği çocukları oralarda konser vermeye özendirirdi. Ayrıca bizim pek çok müzik kurumumuza da destek olmuştu. Ancak bu destekleri asla kendi adına bir reklam olarak kullanmaz, tam tersine, adının kesinlikle gizli tutulmasını isterdi. 

Benim 22 yıl yönettiğim Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall Konserlerinde son dakikadaki maddi krizleri Osman Bey’in gizli desteğiyle çözmüştük. 

Onun son zamanlarda gizlice elinden tuttuğu, genç çellistimiz Nil Kocamangil’in Paris’teki eğitimini adım adım izlemiş, kendisine tarihi değerde bir viyolonsel armağan etmişti. Nil’in yurtiçindeki ve dışındaki konserlerini dinlemeye gidiyor ve onun çalgısında uzmanlaşmasını izleyerek gurur duyuyordu. 

Eğer koronavirüsten arınıp, konser salonları yeniden hareketlenirse Osman Bey’i gözümüz çok arayacak. 


Yazarın Son Yazıları

Davuldan Kahveye Kadar 27 Mayıs 2020
Helikopterler ve müzik 20 Mayıs 2020
Sessizlik ve müzik 13 Mayıs 2020
Acılar ve müzik 6 Mayıs 2020
Bitmeyen senfoniler 11 Mart 2020